31 Aralık 2010 Cuma

YILBAŞI HİNDİSİ!...



Uploaded with ImageShack.us

Batılıların terk etmek için çırpındıkları bir çok şeyin bizim memlekette çok alıcısının bulunması çok ilginç bir durumdur.Batılılar belki bilerek belki bilmeyerek,kendi kültürlerine karşı yürütülen o kör düşmanlığa; en değersiz,en zararlı şeylerini ihraç ederek intikamını alıyor olabilirler...Kimbilir?...



Hindi çok makbul bir hayvandır..Besleyicidir,sağlıklıdır.Hani batıda Türklerle "hindi" diye dalga geçiyorlar ya..Bunun çok ilginç bir hikayesi var.Hindi ile Amerika kıtasında İspanyollar ilk karşılaştıklarında,bu garip görünümlü kuşu "hindi" diye adlandırmışlar.Çünkü o zamanlar Amerika kıtası Hindistan sanılıyormuş.Daha sonra Amerika'nın yeni bir kıta olduğu anlaşıldığında,bu kuşun adı hindi olmaktan çıkıp "Turkey" olmuş çıkmış.Ama onlar,biz Türkleri aşağılamak yerine onurlanmamızı sağlayacak bir nedenle"Turkey" demişler bu kuşa.Çünkü o zamanlar Osmanlı toprakları çok genişmiş.Bu kuş Tunusla Cezayir arasında yaşayan yabani bir kuşa benziyormuş ve Tunus ve Cezayir arasında o kuşun yaşadığı coğrafya, Osmanlı toprağı imiş.İşte o nedenle Turkey diye adlandırmış batılılar.Türklerin ve Fransızların hindi demeye devam etmelerinin nedeni,Amerikanın yeni bir kıta olmasının öneminin idrak edilememesidir herhalde...Türkler batılıların "hindi" şakalarından çok muzdariptirler eskiden beri.Hatta Türkleri aşağıladığı gerekçesi ile "turkey" adının değiştirilmesi için arada bir kampanyalar başlatırlar.Sanki yerleşmiş bir sözcüğü yasaklamak o kadar kolaymış gibi!...Batılıların "hindi"(turkey) şakalarının dayandığı espri,hindinin sözde düşünmesine yapılan imadır.Hindi çok düşünceli görünür,ama aslında hiç birşey düşünmez Türkler gibi!..Belki Aziz Nesin'in deyimiyle "Türk halkının yüzde altmışbeşi
gibi...

Yılbaşı eylenceleri,Hristiyan batı kültürünün dünyanın diğer kültürlerine yaptığı en güzel armağanlardan biridir.Yeni bir yıla eğlence,coşku ve karnaval havasında girmek müthiş güzel bir fikirdir çünkü.Yeni yılın kutsanmasıdır,en güzel temenniler için çok güzel bir adak adanmasıdır.İnsanda yenilik duygusu yaratır,yenilenmenin önemini anımsatır;bunun eski yılla aynı olmaması gerektiği tezini,hayatı ve dünyanın değiştirilmesi gerektiği fikrini dayatır.Oysa bizde "hindi gibi düşünen" çoktur.Zaten onlar yenilik fikrine,dünyayı değiştirme fikrine düşmandırlar;dinsel gerekçelerle karşı çıkmaları asıl nedenleri değil,bahaneleridir onların.

Böyle güzel bir geleneğin batıdan geldiği,bu geleneğin "dinsel bir kökeni" olduğunu bir türlü hazmedemezler bizim hindiler.Madem Batı kökenli her şey bu denli rahatsızlık yaratıyor,neden teknolojisi dahil her şeye sırtını dönmedikleri sorunu da cevapsız bir muammadır.Çünkü böyle çelişkili durumlar "hindilerin" ilgi alanına girmez.O nedenle batılıların en adi,en değersiz şeylerini alırlar bu hindiler alışveriş acemisi oldukları için.Batının doğayı yıkan lastik imalatı gibi sanayilerini,çevre düşmanı nükleer santrallerini,1930'lardan kalma ırkçı milliyetçiliğini,yabancı düşmanlığını,bir sürü aptalca teknolojik ıvır zıvırını,o aşırı lüks ve konfor düşkünlüğünü..Batılıların terk etmek için çırpındıkları bir çok şeyin buralarda alıcısının bulunması çok ilginç bir durumdur.Batılılar belki bilerek belki bilmeyerek,kendi kültürlerine karşı yürütülen o kör düşmanlığa; en değersiz,en zararlı şeylerini ihraç ederek intikamını alıyor olabilirler...Kimbilir?...

Noel baba balonunu önce siyaha boyayıp sonra patlatan,daha sonra sloganlar atarak yeni yıl kutlamalarını protesto eden üniversiteli "yılbaşı hindileri" haberini okumak için tıklayınız

30 Aralık 2010 Perşembe

YILBAŞINIZ MÜBAREK OLSUN...EL ÖPENLERİNİZ ÇOK OLSUN... imza :karaketörcü..



Uploaded with ImageShack.us

Bu blogdaki karikatürler ve sadece "arşimet noktası" nı izleyenlerin henüz görmemiş olduğu,hepsi de Hakan İpek yapımı olan yüzlerce karikatür,komik resim ve yazı için karaketörcü'ye göz atın...

24 Aralık 2010 Cuma

2010 YILININ EYLEMİ!...



Uploaded with ImageShack.us

Time Dergisine rağmen yılın adamı bütün Dünyada Julian Assange idi.Türkiye'de ise bakanı yumurta yağmuruna tutan öğrenciler.AKP'liler toplumun çeşitli kesimlerinde ne büyük bir mide bulantısı yarattıklarının farkına varmalarına neden oldu bu olay...Yandaş medyanın bütün karalama kampanyalarına rağmen bunun terörle,şiddet eylemi ile ilgisi yoktu.Bir eylemin şiddet içermesi ile şiddet eylemi çok farklı şeyler...Her eylem aslında şiddet içerir...Bağırıp çağırma,hatta basın açıklaması bile..Yumurta fiziksel bir zarar vermiyor,ama rezil kepaze ediyor bu da bir gerçek.Fakat şimdiki iktidar,her türlü rezilliği yapsa da rezil olmaya tahammülü yok görüldüğü kadarıyla..Anti demokratik uygulamaların,baskıların sürüp gittiği;üniversite özerkliğinin her geçen gün,eskiyi bile aratacak şekilde devam ettiği,haraçların sürekli artırılarak eğitim yerlerinin ücretli ticaret hanelere dönüştürüldüğü üniversitelerde gençler çiçek atmayacaklardı herhalde...Öğrencilere bir kez daha "ellerinize sağlık" diyoruz...

23 Aralık 2010 Perşembe

KAN DAVASI VE TÖRE CİNAYETLERİ GERİ KALMIŞLIĞIN İFADESİ MİDİR?




Kan davası ve töre cinayeti gibi o zalim ve kanlı geleneklerin kürt nüfusu arasında yaygın olmasının başlıca nedeni "kürt sorunu"nun kendisi olamaz mı?Bu gelenekler,merkezi devletin otoritesinin ve hukukunun reddedilmesi ve kendi kanunlarını uygulamak istemelerinin bir ifadesi olamaz mı?Bu kanlı gelenekleri sürdürmelerinin en önemli nedenlerinden biri de merkezi otoritenin cezalandırma gücünün inkari ve asimilasyona direnme isteği olamaz mı?Kürtler hakkında fanteziler üretmek yerine onların varoluşsal gerçeklerine dikkatimizi verirsek,kimbilir ne acayip gerçeklerle karşılaşacağız!...

16 Aralık 2010 Perşembe

YUMURTALI TAYYİP



Recep ül Tayyip,Time Dergisinin her yıl geleneksel olarak düzenlenen "Yılın Adamı" seçiminde Julien Assange'ın ardından ikinci sırada yer alıyormuş..Bu cüreti neye borçlu acaba?Üst üste kazandığı seçim başarılarından sonra hala güçlü,hala yenilmez göründüğü için mi?Seçim kazanmak dışında kayda değer başarısı ne imiş,biri bana söylese de rahatlasam...Bakınız hem nalına hem de mıhına giderek iyi seçim kazanıyor,bu konuda başarılı...Şüphesiz gelmiş geçmiş en sümsük ana muhalefet de bu başarıya az buz katkı sağlamıyor...Tayyip'in seçim başarılarının sırrını açıklayan olayladan biri de "ilköğretimde türban" konusunda yaptığı popülist manevrada gizli.Cumhurbaşkanının eşi ilköğretimde türban serbestisi olamayacağı konusunda açık bir tavır sergiledi ve Gül de eşinin beyanlarının arkasında durduğunu ima etti.Cumhurbaşkanının ilköğretimde türban meselesi konusunda tavrını kendisine hatırlatarak ne düşündüğünü soran gazetecilere,öyle bir cevap verdi ki,en büyük hünerini de sergilemiş oldu."Bu konuda farklı düşüncelerim var" dedi.Bence her şey yeni bir anayasal zeminde çözülebilir.."Aslında yeni bir anayasa yapılırsa ilköğretimde türbana serbesti getirilebileceğini ima ediyor,Akp'nin gerici yandaşlarına göz kırpıyordu.Elbette bunu ima edip etmediğini sorsalar,çok kızardı gazetecilere ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı konusunda yemin billah ederdi..Aslında tek istediği,bir takım beklentileri kurnazca oya tahvil etmekti.İlköğretimde türbana yönelik bir düzenlemenin yapılmasının imkansız olduğunu biliyordu bilmesine,ama kurnazca bilmezden geliyordu.Oy avcılığı konusunda,halka yaranma konusunda üzerine olmayan Tayyip'in başka da bir numarası yoktu.Yapabileceği şey,yandaşlarını iktidarın nimetleri ile semirtmek,bir de elinden geldiği kadar muhafazakar bir Türkiye yaratmaktı...Bu numaralarla yılın adamı olunuyorsa, olur elbette...Akp emekçi ve yoksul kesimlere yıldızlar kadar uzak bir parti,her ne kadar öyle görünmemeyi başarsa da..Tayyip'i yumurtalarla uğurlayacak güçlü bir sol bloka ihtiyacımız var...Ama öyle bir sol,koşullar elverişli olduğu halde ne yazık ki henüz sahnede yok...

1 Aralık 2010 Çarşamba

PINAR SELEK VE HIRANT DİNK NEYİN RESMİDİR?



Pınar Selek bizim resmimiz.Egemenlerin istediği gibi düşünüp yaşamayı reddettiğimiz sürece can ve hukuki güvenliğimiz olamayacağını apaçık gösteren bir resim.


Hrant Dink neyin resmiydi?Bir kalleş kurşunla ensesinden vurulup upuzun yatarken ayakkabılarından birinin tabanındaki delik,onun resmini bir siyasi cinayet olmanın bile ötesinde anlam dünyasına taşıdı.O artık hepimize ait bir resimdi.Hayatımız boyunca bu toplumda itilip kakılmışlığımızın,zulüm görmüşlüğümüzün,acı çekmişliğimizin resmi..Onurlu bir hayat uğruna ödemek zorunda olduğumuz ağır bedelin resmi.Hrant Dink’in katledilmesi sonrası ard arda patlak veren skandallar,bu ülkenin ezilen insanlarının ense kökünde ardı ardına patlayan kalleş kurşunlar değil miydi.Cinayetin mafyalaşmış bir devlet yapılanmasına ait bir komplo olduğunu gösteren bulgular,katillerin devletin güvenlik güçleri tarafından gördüğü kahraman muamelesi,delillerin örtbas edilmesine yönelik gayretkeşlik,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine “savunma “ diye sunulan yüz kızartıcı belge,bütün suçun üç tane ahmak gencin sırtına yıkılıp asıl suçluların elini kolunu sallayarak dolaşması…”

Öldürülmesinden önce Hrant Dink’i mahkum eden o mahkeme kararı, Hrant Dink'in katledilmiş görüntüne ait resimden daha az kahredici bir şey değildi bana göre.Hrant Dink’i asla kastetmediği nedenlerle mahkum eden o ahmaklık,körlük ve belki de hainlik,bu ülkede sistemin parçası olmayı reddettiğimiz sürece asla hukuki güvenliğimizin olamayacağına dair bir ibret belgesi değil miydi?Bunlar değil miydi tek bir ses olup “hepimiz Ermeniyiz,hepimiz Hrant’ız" nidalarının daha güçlü çıkmasının nedeni?

Ya Pınar Selek neyin resmidir?Yargıtay Ceza Genek Kurulunun en son kararına göre o “hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde” PKK’lı bir bombacı teröristtir.Ama bu karara varırken dayandıkları deliller,kuşkuya yer bırakmayacak kadar şüpheli!..İşkence zoruyla alınan ifadeler,kaynağı müphem telefon dinlemeleri,bir polis raporu “parmak izi bulunamadı” derken,sonradan yapılan aramada bulunan sözde bombalar,sözde Pınar Selek’e ait parmak izleri..Üstelik Mısır çarşısında bombanın patlayıp patlamadığı bile belli değil.11 bilirkişi raporundan yalnızca üçü “bombadır” diyor;üstelik Selek’in mahkumiyetine dayanak olan bilirkişi raporu için adli tıp uzmanı kimi profesörler bu raporun düpedüz “bilimdışı” olduğunu söylüyorlar.

Pınar Selek’i tanıyan,düşüncelerini ve mücadelesini bilen aydın kişiler onun nasıl bir savaş ve şiddet karşıtı bir bilim insanı olduğunu anlata anlata bitiremiyorlar,Selek gibi birinin bombacı olamayacağına dair yemin billah ediyorlar..(Yargıtay üyeleri bu aydınların da PKK’lı olduğunu ilan etselerdi ,hiç şaşırmazdım!)

Yargıtay’ın Selek’i melek görünen bir bir şeytan olduğu kararına inandık diyelim.Peki o komplolar kuran,işkenceler yapan,mesela Hrant Dink’in katline bile isteye göz yuman ,belki de bunu tezgahlayan devlet görevlilerinin şeytan olmadıklarına,Selek’in korkunç bir komplonun kurbanı olamayacağına nasıl inanacağız?Selek’in bilimsel amaçlarla PKK’yı araştırmasının mafyalaşmış bir devlet yapılanması için affedilmez bir hata olarak görülmediğine?Yargıtay’ın yanılmayacağına,kül yutmayacağına nasıl inanacağız?..Hrant Dink’i kastetmediği şeyler nedeniyle mahkum edip katledilmesine giden yola kırmızı halılar döşeyen Yargıtay’ın Selek davasında da yanılmamış olabileceğine nasıl inanacağız?...

Diyelim ki Pınar Selek gerçekten de bombacı.Peki bu delillerle onu mahkum etmek mümkün mü?Ceza yargılamasında hukuk dışı elde edilmiş delillerle mahkumiyet verilemeyeceğine dair temel bir ilke olmasına rağmen,bu delillerle onu mahkum etmek?..Buna “yargısız infaz değildir,yargılama yapılmıştır” diyebilmek?...

Pınar Selek bizim resmimiz.Egemenlerin istediği gibi düşünüp yaşamayı reddettiğimiz sürece can ve hukuki güvenliğimiz olamayacağını apaçık gösteren bir resim.

23 Kasım 2010 Salı

Oğlumun arkadaşı ile oyuncak kavgası!...



Videoyu eşim çekmiş.Kırmızı oyuncak arabayı kapıp vermek istemeyen,kapı komşumuzun minik oğlu Eren.”Oyuncağımı aldı” diye kıyameti koparansa,oğlum Berk. Genç bayan, Eren’in annesi Zerrin Hanım, yaşlı bayan ise benim annem…Bizimki ağlıyor,çırpınıyor,kendini yerlere atıyor;ama Eren,bizimkinin inadına daha güçlü bir inatçılıkla karşı koyuyor…Videoyu çeken eşim,doğru bir şey yapmadığını anlatmaya çalışıyor bizimkine,ama dinletemiyor…Daha sonra Eren’in annesi,Eren’e,oyuncağı geri vermesi için dil döküyor,fakat o da başarılı olamıyor…

Bu videoyu Oğlum Berk,defalarca,on- onbeş kez ardı ardına izledi.Kandırmayı başaramasam daha da kimbilir kaç kez izleyecekti! Videoda kendini göstererek “Eren onu ağlattı,kırmızı arabayı vermedi” diye mırıldandı sonra.Şaşkınlık vardı,öfke vardı sesinde…Kendisine ait bir şeyi nasıl olup da vermediğini bir türlü anlayamıyordu.
Ona acıyordum.Sanki gerçek bir haksızlığa uğramış,sanki ben uğramışım gibi…Ama yapacak bir şey yoktu.Öğrenmek zorunda olduğu bir gerçek vardı burada…Deneye yanıla kavrayacağı çok önemli bir hayat gerçeği…

Paylaşamadıkları o oyuncak,defalarca yere çarptığı için külüstüre dönmüş bir metal çek bırak araba..Zaten bunların bu kavgası, ilk defa bu “kırmızı araba” üzerine rekabet yüzünden başlamıştı.Freud’un teorilerini apaçık doğrularcasına bir fallik simge bu:Kırmızı renkli bir otomobil…

Aslında birbirlerini çok seviyorlar..Acayip cana yakın davranıyorlar;ama her seferinde bir kırmızı araba giriyor aralarına(ille de kırmızı olacak!Eren’e ya da Berk’e ait..Ama kırmızı olması şart:)))Bu kırmızı arabalar yüzünden başlıyor kavgalar zırlamalar...Annelerine gına getirtiyorlar.

Benim oğlum, her şeye “benim” diye sahip çıktığı,kendine ait olmayan şeyler üzerinde de hak iddia ettiği bir yaşta.Eren de öyle.Oğlum ”o benim” diye hak iddia ettiği her şey üzerinde sonsuz bir hak sahibi olduğunu sanıyordu.Fakat bu kez,kendisiyle aynı yaşta bir çocuk,ona direniyor ve ona,egosunun sonsuz olmadığını gösteriyor, ona sınırlar dayatıyor…Oğlumun defalarca bu videoyu izleyerek anlamaya çalıştığı şey bu idi işte.Ona set çeken,ona sınırlar dayatan,ondaki narsistik egoya eşdeğer bir egoyla karşı koyan,bir başka varlık:Eren…

Yanılmıyorsam yaşamının en önemli deneyimlerinden birini yaşıyor oğlum.Bencilliğine son vermedikçe,kendisininkine eş değer bir başka çocuğun egosunu tanımadıkça,dostluğu,paylaşmayı,kardeşliği öğrenemeyeceği,çok çok önemli bir an…Eren’e eninde sonunda taviz verecek,onun oyuncağı üzerinde hak iddia etmesine katlanacak,bir başka varlığı tanımak için kendi varlığını ikinci plana itecek...Vazgeçmesi sayesinde arkadaşına,kendisini tanıma fırsatı da tanımış olacak…Elbette o üstün olma isteği,o rekabet sona ermeyecek…Ama o rekabete rağmen,insanları birbirine sarsılmaz iplerle bağlayan “dostluk” dediğimiz şey,dipten kök budak salacak.

Biz büyükler” ayıp” gibi kavramlarla,onların anlayamayacağı ahlaki öğütlerle durdurmaya çalışıyoruz onları, nafile!..Fakat şöyle bir yöntem deneyebilirdik:Oturup onlarla birlikte oynamak.Oyun esnasında, kavga ve rekabetin alternatifi olarak “paylaşma,sıra ile oynama,değiş tokuş,izin verme” gibi seçeneklerin olduğunu gösterebiliriz mesela.Ne anlar bu yumurcaklar “kavga etmeyin!” ünlemelerinden..”Çok ayıp!” gibi telkinlerden?..

Neyse amacım pedagoji üzerine ukalalık yapmak değil.Hepimizin her zaman karşılaşabileceğimiz o eşsiz anı, çok güzel betimlediğini düşündüğümden paylaşmak istedim bu videoyu.Bir başkasının dayattığı sınır sayesinde kendi sınırlarımızın farkına varmamız ,önce büyük bir şaşkınlık,sonra dünyanın sadece kendimize ait olduğu fantezisinin tuzla buz oluşu,hayal kırıklığı…kendimizle eşit güçte bir varlığı tanımak için egomuzdan feragat etmemiz, ama bu sayede paylaşma,dayanışma ve duygudaşlık gibi benzersiz şeyler öğrendiğimiz “dostluk”…İşte bu video bunların hepsi ile ilgili..Orada anlatılan sadece iki yumurcağın huysuzluğu değil…

10 Kasım 2010 Çarşamba

BENİM İÇİN AĞLAMA!



Fethullah Hoca ağlıyor,ağlatıyor!...Önce Kuranı gösteriyor,sonra çocuk gibi ağlıyor,sonra "Kuran yetim!" diye bağırıyor..Sonra dinleyen cemaat haykırmaya,kendini paralamaya başlıyor."Çığlıklarınıza kurban olayım"diyor..Daha çok haykırma sesleri..Arada Kurandan arapça ayetler,sonra Ressulullah hikayeleri..Nedir bu?Toplu bir deşarj olma ritüeli mi?Samimi bir inanç ifadesi mi?Bir günahtan arınma ayini mi?Kim için ağlıyorlar?..Kendileri için mi,yoksa kendileri gibi olamayanlar,mesela bizler için mi?..Hoca şimdi Abd'de...28 şubat döneminde kendisine karşı palazlandırılmış kampanya olmasa da şimdilik geri dönmeye niyetli görünmüyor.En sson Hanefi Avcı,onun emniyetteki akıllara zarar gücünü bir kıyamet alameti gibi gündeme getirdi biliyorsunuz.Kimilerine göre ömrünü eğitime ve ülkenin kalkınmasına adamış zararsız bir bilge kişi.Kimilerine göre gün gelip cübbe ve sarığı ile iktidar piramidinin tepesine oturup Türkiyenin çağdaş değerlerine elveda diyecek bir karşıdevrim önderi "Humeyni" olarak tahta çıkarılma olasılığı güçlü bir şeytan....Neden Türkiye'yi avucunda tutacak kadar güçlü olmaya çalışıyor bu adam?.Bu kadar büyük bir güçle niyetlendiği asıl şey ne?..Sadece eğitim,inanç ve iktisadi kalkınma mürşidi ise, bu denli büyük bir güçle işi ne?Niye devlet içinde bir devlet olarak hiç bir sivilin başaramayacağı kadar güçlü bir iktidar ağını koza gibi örüyor?Neden açıkça türban ya da benzeri eylemler yapmak isteyen taraftarlarını susturup,"gün gelecek istediğimiz her şey olacak" vaadi ile yatıştırıyor?

Kime ağlıyor,kimin günahları için gözyaşı döküyor..Ona itikatla bağlı olanlar için mi bizler için mi?Bir gün sadece ağlamakla kalmayıp kendileri gibi düşünüp yaşamak istemeyenleri adam edecek bir nizamın peşinde değilse neden"Kuran sahipsiz!" diye bağırıyor?

Benim için ağlıyorsan ağlama be, adam!..Bana bu kadar acıyoran,benim için savaş naraları atacak kadar çığlık çığlığa elemlere boğuluyorsan,ben yanmışım demektir.Senin kuracağın nizam ve senin sınırlarını çizeceğin anlayış dışına çıkmaya;kendi hayatım üzerinde söz sahibi olmaya hakkım yok demektir.Benim için ağlama!...Çünkü ben bir yetişkinim ve kimse tarafından vesayet altına alınmak istemiyorum.Kendi öz günahlarını bir tarafa bırakıp benim günahlarım için kendini parçalayan insanların bana,kendim olmayan bir hayatı dayatmak ve onu yaşamaya mecbur etmek dışında verebilecekleri bir şey olduğuna inanmıyorum.Tanrı ile aramdaki ilişkiyi kendim düzenlemek istiyorum,aracı istemiyorum.O sahip olduğun muazzam gücün bana zulüm ve cehennemden başka bir şey veremeyeceğini biliyorum.Eğer kendin ve taraftarların için döküyorsan o göz yaşlarını,buna bir itirazım yok..Çünkü o kadar büyük bir iktidar,o kadar bir güç,boğazına kadar günaha batmıştır ve gözyaşları ile yıka yıka temizlenmez...Ama yanlış yapsam bile başkalarının göz yaşı ile temizlenmeyi umacak kadar onuruz olmadığım için o göz yaşlarını reddediyorum.Samimi olsan bile,bu memlekette samimiyetle insan boğazlandığını bildiğim için,senin o samimiyetinden de korkuyorum.Benim için ağlama,istemiyorum!......Senden başka bir ihsan da istemem!...

30 Ekim 2010 Cumartesi

YALNIZLIK,AŞK VE HÜZNÜN BÜYÜK OZANI ATİLLA İLHAN'DAN!...


yalnızlığı denemek
Yükleyen hakanipek6. - Özgün ve yaratıcı web videolarını izle.

Atilla İlhan'ı bir de benim sesimden dinleyin...

YALNIZLIĞI DENEMEK

gecenin ortasında ne işin var
yıldızlara dokunma yanarsın
bak birazdan ay da batacak
karanlık bulaşmasın ellerine
tersine döner yolunu bulamazsın

içi dışı uzay tozu yansımalar
sahi mi yalan mı anlayamazsın
bir rüya gemisi iskele sancak
dokunup geçiyor hayallerine
ağlayasın gelir ağlayamazsın

sevmek insanın yüreği kadar
küçükse büyüğünü taşıyamazsın
yalnızlığı da dene oldu olacak
nasıl yankılanır derinden derine
iyi midir kötü mü çıkaramazsın

insan insanı kendisi tamamlar
içinde başka dışında başkasın
eksikliğin fazlana elbet bulaşacak
öbürü sığacak bunun derisine
yoksa sabaha sağ çıkamazsın

29 Ekim 2010 Cuma

Hatırlamanın güzelliği üzerine nazım hikmet'ten unutulmaz bir şiir


ne güzel sey hatırlamak seni
Yükleyen hakanipek6. - Bağımsız web videoları.

Nazım Hikmet'in Münevver için yazdığı çok sevdiğim bu şiirinde daha önce video klip yapmıştım.Şimdi tekrar yaptım.Görüntüleri Yosemite :The Season adlı o şahane şiirsel belgeselden aldım.Bulabilirseniz izlemenizi tavsiye ediyorum.Fon müziği bana aittir;"ben seninim" adlı bestemin müziğidir.Ableton adlı programla bilgisayar başında yaptım.Bestemi seviyorum(hehe he..)Galiba şiirle de uyum sağladı...

Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni / Nâzım Hikmet

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

25 Ekim 2010 Pazartesi

VE KARŞINIZDA ALLAHSIZ TOSBAĞA!...



Her yerde illa ki çıkar birisi..Nuh'un gemisine topladığı hayvanların arasından da bu tosbağa çıkmıştı...Öyle yavşak yavşak konuşuyor,olur olmaz sorular soruyor,aklınca Nuh ve taifesi ile dalga geçiyordu.Nuh bu tosbağaya son bir şans vermek istedi.Dedi ki"Ey gafil,doğru yola gel...Buradaki herşey Tanrının mucizesidir,her şeyin mantıklı açıklamasını bekleme..." Ama tosbağanın akıllanmaya niyeti yoktu."Ben" dedi"keriz değilim.Her şeye saf saf inanmam."Nuh umutsuzca başını sağa sola salladı.Bu tosbağa için yapılacak tek şey kalmıştı.Gemiden aşağı atacaktı puştu...Ama tosbağa böyle bir şeyin olabileceğine hiç ihtimal vermemişti.Sanıyordu ki o alternatifsiz,onun yeri dolmaz.Nuh onu atmaya karar verse bile,dişisi kendisine sırılsıklam aşık olduğu için,Yalvarıp yakarır,Nuh'u vaz geçirir.Fakat Nuh'un yeni bir erkek tosbağa bulmak için zamanı vardı.Dişi tosbağanın da umurunda değildi eşinin gemiden atılacak olması.Kendi istemişti...Tosbağa gemiden sepetlendi..Gelene ağam gidene paşam deyin lan..Tutun çenenizi,tutmazsanız kulağınızdan tuttuğu gibi atarlar aşağı..Hele AKP'nin saltanat koltuğunda palazlanıp iyice kıç göbek saldığı bu devirde iyice korkun.Onların sulu zırtlak demokrasi pozlarına da hiiiç aldanmayın.Yakında gösterecekler size hoşgörü neymiş,farklılıkları kucaklamak(kucağa oturtmak) nasıl olurmuş...

Karikatürlerimin tamamı karaketörcü blogundadır

18 Ekim 2010 Pazartesi

METİN ÜSTÜNDAĞ:BİR “MEDDAH-ÇİZER”



Metin Üstündağ,yılların emektar çizeri.1980’li yıllarda Gırgır dergisinde önce bir amatör,sonra bir profesyonel karikatürcü olarak hatırlıyorum onu.Ta başından beri oldukça sade,işlevsel çizimleri vardı ve bu yapı,yıllar içinde çok az değişti.Fazla zorlama yapılmaksızın elde edilmiş figürler.Hoppa bir Disney animasyonundan değil ,bir kabareden alınmışa benzeyen kadınlar,erkekler…Ancak son derece komikler…Komik olmak için kendilerini zorlamasalar da,çok komikler…Belki de içlerinden geldiği gibi yaşayamadıkları doğalarını içlerinden geldiği gibi dışa vurdukları için.Lemanda başlayıp Penguende devam ettirdiği “Pazar Sevişgenleri” sayfasında,çıplaklık ve erotizmden daha çok, türlü acayip dertleri olan insanları çizdi Metin Üstündağ.Yazının Devamı İçin Tıklayınız

14 Ekim 2010 Perşembe

AYAKLARA DİKKAT!...



Sefere çıkan cengaverlerine söylev veriyor padişah.Onu pür dikkat dinliyorlar.Padişah onlardan, büyük ve ulu bir devletin askerleri gibi davranmaları için söz alıyor.Onlara bir dünya imparatorluğunun askerleri olduğunu hatırlatıyor.O nedenle bu devletin askerleri imiş gibi davranmalarını istiyor,bir yağma ve çapul çetesinin şakileri gibi değil.Onlar bütün içtenlikleri ile haykırarak and içiyorlar haşmetli nasıl emrediyorsa öyle davranmak için er meydanında.Ama ayaklara dikkat!...ayaklar kalkıyor!...

Böyle bir karikatürün ait olduğu bir gerçeklik dünyası var mıdır?Padişah sefere çıkan askerlerinden yağma ve talan yapmamaları için söz almış mıdır?Askerler söz vermekle kalmamış,bu şiara sonuna dek bağlı kalmışlar mıdır?Resmi tarih anlayışımıza bakarsanız,bundan şüpheye bile düşmemek gerekir.Bize Osmanlının garp diyarına medeniyet ve insaniyet götürdüğünü,Osmanlı idaresinin gayri müslümlere eşit değilse bile yeterince adil davrandığını telkin ederler.Öyle bir romantizm yaratılır ki geçmişe dair,bu romantizme, kalbinde en ufak bir şüphenin dahi kıvılcımı çakmayan dünyasından geçmiş müridler gibi inanmamızı isterler.Öyle iken her nedense Garp aleminde çocukların hala “ Türkler geliyor!” diye korkutulması ile gurur duymamızda beis görmezler.

Sahi neden sevilmeyiz fethetmeye gittiğimiz o garp diyarlarında?Gerçekten sorgulayıcı,kuşkucu bir akıl o kadar kolayca inanabilir mi bu masallara?O ayaklar hiç kalkmamıştır mı havaya, yemin ederken?Evlenmeleri yasaklanmış yeniçeriler zafer meydanlarında gözü gönlü tok dervişler gibi mi davranmışlardır?Cepheden cepheye sürülen o askerleri yağma ve talana izin vermeden askeri disiplin altında tutmak mümkün müdür?Büyük zafer isteklerini dipdiri ayakta tutan o ölçü ve sınır tanımaz vahşet güdüleri değil midir?

Neden sevilmez bu ülkede sorgulayıcı,şüpheci,eleştirel akıl?Çünkü eleştirel aklın meydan okuması karşısında hiçbir efsane tutunamaz,masallar ayakta kalamaz da onun için.Eleştirel akıl, sorgulayıcı yeteneklerini bir anda büyük bir meydan okumaya dönüştürür.Bir çırpıda büyük insanlık fikrini,barış ve kardeşlik ülküsünü çağırır yanına.İnsanları ırklara ve dinlere göre sınıflayan,iğneyi başkasına batırıp çuvaldızı kendine saplamayan,zafer diye vahşeti öven iki yüzlülüğü kovar,uzaklaştırır kendinden.

Ermeni meselesi geliyor aklıma.Az buz şeyle değil,soykırımla suçlanıyoruz.Bize yöneltilen suçlamalar hiç öyle yenilir yutulur cinsten değil.O yarattığımız efsanelerin mezar kazıcılığını yapacak cinsten… Resmi tarihçilerimiz böyle şeylerin olmadığını,bunun arkasında toprak talepleri yattığını söyleyedursunlar,eleştirici/ şüpheci bir akıl,bunlarda gerçeklik payı olabileceğine meylederse kim ne hakla durdurabilir onu?Tarihi tarihçilere bırakalım diye işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz;ama hangi tarihi hangi tarihçilere bırakacağız ?Bu topraklarda, sefere gidegiderken haşmetlisine söz verdiği halde ayaklarını asla kaldırmamış cengaverlerimiz olduğuna sorgusuz sualsiz inanmamızı isteyen tarihçilere mi?

12 Ekim 2010 Salı

Marks Aramızda!...



Marks’ın ruhunu çağırmaya devam etmeli sanıyorum.Ruh çağırmak,onun öğretileri ile bağdaşmayan çelişkiler içerse de,çağırmaya devam.


Marks,Komünist Manifesto’da “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor…Komünizmin hayaleti” diyordu.Uzun bir zaman boyunca komünizm,kapitalist sistemi ürkünç bir hayalet gibi tedirgin etti.Marks’ın öğretilerinden esinlenerek kapitalizmin alternatifi olduğu iddia edilen sosyalist rejimler kuruldu.Yakın bir zamanda sosyalist rejimler,kapitalist emperyalist sistemin amansız rekabeti karşısında çöktüler.Bugün için kapitalizm,alternatifi olmayan bir iktisadi sistem gibi görünüyor.Fakat dünyanın her köşesinde yarattığı trajik çelişkiler nedeni ile kapitalist emperyalist sistem sık sık bunalımlara sürükleniyor.Diğer yandan kapitalist iktisadi sistemin bir sonucu olarak artan ve büyük tehlike sinyalleri veren ekolojik sorunlar gösteriyor ki,kapitalist sistemde üretim maliyetleri burjuva iktisatçıların bize yutturmaya çalıştıklarının çok ötesinde ve gelecek kuşaklar bugünkü ekolojik sorunlar nedeniyle ağır bir bedel ödemek zorundalar.
Marksın hayaleti dolaşıyor;çünkü bugünkü iktisadi sistemin ve yaşama kültürünün çarpıklıklarını,onun öğretilerine başvurmadan anlamanın olanağı yok.Marks günümüzde saygın iktisatçıların ve toplumbilimcilerinin gözünde hala önemli bir değer.Gelgelelim öğretilerinin sadece bilim denilen şeyin objesi olması Marks’ın arzu edebileceği en son şeydi.O her şeyden önce bir siyasetçi idi,eylem adamı idi.Emekçi sınıfların ve proletaryanın önderi idi.Öğretileri,kapitalist sistemi yıkıp daha iyi bir insani ve toplumsal düzen kurma yolunda bir araçtı;daha fazla bir şey değildi ona göre.Buna rağmen pratik siyasette Marks eskisi kadar önemsenmiyor.Sol ya Marksa referans vermeksizin bir yol bulmaya çalışıyor,ya da onun öğretilerini tabuya dönüştürerek onu,ciddi bir sorgulama ve hesaplaşmanın silahı haline getirmekten kaçınıyor.
Marks’ın ruhunu çağırmaya devam etmeli sanıyorum.Ruh çağırmak,onun öğretileri ile bağdaşmayan çelişkiler içerse de,çağırmaya devam.Acaba o burada olsa idi,saygın bir üniversitede saygın bir bilim adamı olarak bir yaşam sürmeyi mi yeğlerdi,yoksa ezilen sınıflara siyasal bir önder olmayı mı yeğlerdi?Ölümünden sonraki yüzelli küsür yılı nasıl yorumlardı?Öğretisini bu koşullarda yeniden nasıl
biçimlendirirdi?Yoksa bugün kendisini Marksizmin yılmaz savaşçısı ilan edenlerin bile aforoz edebileceği yeni argümanlar mı ileri sürerdi?
Şüphesiz bu,kolay bir şey değil.Onun o devasa eserlerini anlamak,özümsemek de hiç kolay bir şey değil…Fakat bundan sonrası,onsuz olmayacak.Onun yapıtlarını,yaşamını ve mücadelesini yok sayarak günümüz sol siyasetinin bir yere varması pek mümkün değil...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Sahiller ve plajlar partisi lideri Kılıçdarzade Gandi Kemal



CHP'nin sol gibi göründüğü tek dönem,12 eylül öncesi dönemdir.Ancak o zamanlar Türkiye'de çok güçlü bir sol dalga vardı ve CHP de bu dalganın dışında kalamamıştı.


Yav biz sosyalistler nedense bu Kemal'den bir Gandi çıkacağına bir türlü inanamadık...Aslında CHP'nin de yoksul ve ezilenlere yakın bir parti olduğuna bir türlü inanamıyoruz nedense..Referandumda oy kullanmadık.Anayasa değişiklikleri konusunda itirazımız çoktu;ama sırf bu CHP ile aynı saflarda yer almamak için "hayır" oyu kulanmadık.Nitekim öyle bir tablo çıktı ki,referandum sonrasında,evet demesek bile hayır diyerek plajlar ve sahiller tarafında yer almadığımıza şükrettik.Bir defa daha sormak lazım:Sıcak denizler ve plajlar,Türkiye'nin şeriata ve gericiliğe karşı gözü açık ve külyutmaz kesimi midir?Bizim aymaz sosyal demokratlara göre öyle..Oysa onlar "gaflet ve delalet" içindedirler "hıyanet" içinde oldukları söylenemese de.Plajlar ve sahilerin AKP aleyhtarı bir görünüm sergilemesinin kökeninde "ekonomik" bir sebep mevcuttur modern cumhuriyetle ilgili kaygılardan önce.Bu kesim turizmden para kazanmaktadır ve şehrin içinde plaj kıyafetleri ile gezinmeye alışık Avrupalı ve Türk turistler bu kesimin ekonomisinin ayrılmaz parçasıdırlar.Biraz daha açık söylersek,ege ve akdeniz kıyılarının turizmle geçinen insanları,AKP iktidarının ileride alkollü içki satan yerlerle ilgili düzenlemelere giderse,bölgeden turistlerin kaçabileceği ve bölge ekonomisinin çökebileceği kaygısı yaşamaktadırlar.CHP'yi desteklemelerinin birincil nedeni budur.Fakat Türkiyenin büyük bir kesiminde kitle desteğinden büyük ölçüde kopmaktadır CHP.Nedeni ise açıktır.Emekçilere ve yoksulara uzaklığıdır.Yoksullara yeşilkartçı ve bedava kömürcü AKP'den bile daha uzaktır.Tarihinin hiç bir döneminde gerçek anlamda bir sosyal demokrat olamamasıdır.Hatta tutarlı bir demokrat bile olamamaktadır CHP.Çoğunlukla sivil olmayanlara,militer eyilimlilere sırtını dayayarak ayakta kalmaya çalışmakta,tutarlı bir demokrasi fikrinden bile aciz görünmektedir.CHP'nin sol gibi göründüğü tek dönem,12 eylül öncesi dönemdir.Ancak o zamanlar Türkiye'de çok güçlü bir sol dalga vardı ve CHP de bu dalganın dışında kalamamıştı.Onca yoksul,kültürel hakları gaspedilmiş kürtler nezdinde sefilleri oynamaktadır,nerede ise bu coğrafyada yoklar.Kılıçdaroğlu ilk zamanlarda yolsuzluğa ödünsüz bir şekilde gidebilecek namuslu bir siyasetçi izlenimi yarattığı için bunca ilgi odağı olmuştu.Fakat zamanla gördük ki,Baykal'ın CHP'sinden pek farklı olmayacak onun önderliğindeki CHP.Keşke sosyal demokrat olabilse gerçek anlamda CHP.Güçlü bir sosyal demokrat partinin olduğu bir ülkede solun da güçsüz olması mümkün değildir.Ama bu tip bir Gandi bize lazım değil...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Neden karikatür çiziyorum meraklısı varsa okusun…


1.İnsanların o kadar acayip dertleri var ki dünyanın haline gülmesem hasta olacağım için..
2.Nesi var bu kadar ciddiye alınacak bu kodumun dünyasının? bir türlü anlamadığım için..
3.Şu gelip geçici dünyada payına düşenden daha fazlasını almak için hayvana dönüşüp dünyamızı sirk yerine dönüştürenlerle kafa bulmak için…
4.Ahlak bekçilerine,gönüllü sansürcülere,doğuştan apoletlilere,fahri görgü kuralı hocalarına;benim gibi gecekondularda değil apartmanlarda konaklarda büyümüş muhallebi çocuklarına çok gıcık olduğum için..
5.Suratım en asık olduğu zamanlarda bile içimde ışıl ışıl gülen bir fırlama olduğunu ispat ve ilan etmek için.
6.Irkçılık yapmadan,garibanları eylence konusu yapmadan,homofobiye sapmadan,azgın kitlelere,güçlülere ve iktidar sahiplerine sırtını dayamadan da mizah yapılabileceğine inandığım için..
7.Hayattaki doğal komiklere çok imrenip hayat tadında çizgiler oluşturacağıma inandığım için…
8. En fena ruhlu olanımızdan en seçkin yaradılışa sahip olanlara kadar hepimizin,Tanrının gözünde birer gülünç karikatürden başka bir şey olmadığımızı hissettiğim için..
9.Küçüklüğümden beri mizah dergileri ile canım cicim muhabbeti yapan sevgililer gibi olduğum için..
10.Gülmece diye sahtekarlık yapılmasından hazzetmediğim için.
11.Dünyaya söyleyecek sözüm olduğuna inandığım için..
12.Kabiliyetimden utanmadığım,onu başkaları ile paylaşmaktan zevk duyduğum için..
13. Böylesine fabrikasyon insanlardan oluşmuş bir ülkede sanat yapmak gibi medeni bir cesarete sahip olduğum için…
14.Başkalarının sanatımı küçümsemesinden,beni yeteneksiz,yaptığım işin değersiz olduğunu düşünenlerden korkmadığım için…
15.Dünya denilen bu cehennemde kimi zaman iyice nefessiz kaldığım zamanlarda hayal ve fantezi dünyasına sığınarak rahatlamak için…


yayımladığım bütün karikatürlerimi görmek için tıklayınız

2 Ekim 2010 Cumartesi

TARİH ÖNCESİ TOPLUMLARDA AŞK MEŞK OLAYLARI!...



O zamanlar bile kadınlara istediği gibi sahip olamıyordu erkekler...İşin incelikleri vardı,taş devri falan diye hafife almamak lazım...Bu işi ömür billah beceremeyenler vardı,ama kadın nüfusu azalmasın diye kendi avladıkları kadınları ikram ediyorlardı o beceriksiz abazalara!...KARAKETÖRCÜ

SAVUNMA ÇİZGİSİ Mİ?SAVUNMA ALANI MI?



Her türlü sivil özgürlüğün teminatı ve asgari koşulu olan laikliği savunmanın şimdiye kadar CHP’nin tekelinde olması,bu topraklarda laiklik kavramının başına gelmiş en büyük felakettir kanımca..

Hikayeyi biliyoruz.Atatürk işgal güçlerine karşı bir savunma çizgisi oluşturulmasını savunanlara karşı”Hat-ı müdafaa yoktur,sath-ı müdafaa vardır;o satıh bütün vatandır” diyerek karşı çıkmıştı.Laikliği tekeline almış görünen CHP,Atatürk’ün kurtuluş savaşındaki ana fikrini laiklik kavramına uyarlardı.Laikliği savunmak adına savunma çizgisi değil,savunma alanı fikrini benimsedi bu güne kadar.Yani laikliğe aykırılık şüphesi bulunan her hareketin üzerine şiddetli bir şekilde gidilmeliydi bu fikre göre.Örneğin üniversitelerde türban serbestisi getirmek,demokratik bir hakkın verilmesi değil,laik rejimi değiştirme planının bir parçası idi bu yaklaşıma göre.Böyle bir laiklik anlayışının kimin ekmeğine yağ sürdüğü artık çok açık durumda.
YAZININ DEVAMI

29 Eylül 2010 Çarşamba

Emir Kustarica'nın Gözünden Maradona


Maradona Kendi Şarkısını söylüyor
Yükleyen hakanipek6

YAZIYI OKUMADAN ÖNCE VİDEOYU İZLEYİNİZ

Maradona:Bütün zamanların en iyi oyuncusu…En azından Pele ile ilgili kulaktan dolma şeyler işitip,Maradona gibi bir efsaneyi beyazcamda da olsa kanlı canlı görmüş olan benim kuşağım için öyle.Aslında o Pele kadar vakur,dengeli biri değildi.Ancak Pele,bir futbol efsanesinden çok,işbilir bir politikacıya benziyor bu gün için.Maradona ise,kendine özgü isyanı,non konformizmi,inişli çıkışlı yaşantısı ile kendi pırıltısında yanıp gitmiş efsane rock yıldızlarına,hayatı kaymış şairlere ya da kendi saplantılı dünyalarının tutsağı olmuş deli dahi bilim adamlarına benziyor.Bütün megalomanisine rağmen Pele gibi burnu büyük gözükmüyor,sanki aramızda,mahallemizin deli dolu komşusu,bizden biri…

Kendisi de futbol oynamış Kustarica,bir futbol efsanesinden çok,Meksikalı bir devrimciye benzettiği Maradona’nın çok ilginç bir kişiliği olduğunu düşünerek onunla ilgili bir film-daha doğrusu belgesel-yapmaya karar vermiş.Kara kedi Ak Kedinin hiç istemediği halde başı dertten kurtulmayan babaya benzetmiş.Gerçekten de Kustarica karakterlerinden hiç aşağı kalmayacak kadar deli dolu bir adam Maradona.Ancak bu kadar değil elbette.Kariyerinin zirvesine çıkamadan bir beyaz kadına benzettiği kokainin pençesine düşmüş,tedavi görmek için gittiği Küba’da Castroya ve onun devrimci felsefesine aşık olmuş,zaman zaman Anti emperyalist bir aktivist gibi davranan biri o.
Yazının devamı için tıklayınız

TATSIZ GERÇEKLERİN FİLMİ:YUMURTA


Bir sahne ile "Yumurta"
Yükleyen hakanipek6

YAZIYI OKUMADAN ÖNCE VİDEOYU İZLEYİNİZ


İzleyicinin büyük çoğunluğu tarafından sevilmemesinde şaşılacak bir şey yok.Çünkü Yumurta,oldukça tatsız gerçeklerden bahsediyor.Ayrıca katılıma davet ediyor seyirciyi.Manüpülasyon yapmıyor,heyecanlı,sarsıcı olmak için kendini zorlamıyor.Filmin meramı olan o tatsız,tuzsuz gerçekler,gündelik hayatın hayli sıradan sayılabilecek olguları içinde sunuluyor


“Yumurta” Semih Kaplanoğlu’ nun çok tartışılan filmiydi.Siyad ödüllerinin tamamını kazandıktan sonra,medyada -genelde sinema yazarı olmayan- kimi yazarlar “seyircinin beğenmediği,anlaşılmaz ve sıkıcı” olduğunu söyledikleri böyle bir filme neden bütün ödüllerin verilmiş olduğunu anlamadıklarını söylüyorlardı.Gelgelelim meslekten eleştirmenlerin çoğu yere göğe sığdıramadı bu filmi.Üstelik altın portakal ve yurtdışı festivallerde beğeni ve çeşitli ödüllerle karşılandı.Bugün artık Semih Kaplanoğlu dünyanın en önemli ödüllerden biri olan Berlin Altın Ayının sahibi durumunda.Üstelik Yumurta’nın da içinde olduğu “Yusuf Üçlemesi”nin son filmi Bal’a bu büyük ödül verildiğine göre,Yumurta’nın da bu ödülü kazanmış olduğunu söylemekte bir sakınca yok..Belki de bu ödül,ülkemizde sinema sanatının biraz daha ciddiye alınmasına neden olabilir.

Yazının devamı için tıklayınız

28 Eylül 2010 Salı

İnsanın kaderine boyun eğerken kaderini seçtiği o an:Kader Anı!..


Kader_ Anı
Yükleyen hakanipek6. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

Önemli not:Yazıyı okumadan önce videoyu izleyiniz!..

“Kader” Zeki Demirkubuz’un temel izleklerinin en olgun ve en görkemli biçimde boy gösterdiği filmidir.Bana kalırsa filmografisinin en iyisi.İnsana dört bir yanı alevlerle çeper içine alınmış bir cehennem tasviri izlenimi veren bir dünyadır bu



KADER Mİ? YAZGI MI?

İnsanın yaşamı kendi özgür iradesinin ve özgür seçiminin bir sonucu mudur?Yoksa özgür irade, davranışlarımızın kökeninde temel nedenleri bilemeyişimiz yüzünden yaşadığımız bir yanılsama mıdır?Bunlar çoğumuza beylik felsefi sorunlar gibi görünebilir.Çoğunlukla kendi yaşamımızı kendi tercihlerimiz doğrultusunda özgürce kurduğumuza inanma eğilimindeyiz.Ne var ki,yaşamda genellikle özgürce seçimler yapma şansını kaçırırız.Tecrübesizliğimizden,davranışlarımızın bütün sonuçlarını önceden kestirebilme imkansızlığımız yüzünden.Ya da hata yaptığımızı göre göre,hiç istemediğimiz yönlere savurur kimi arzu veya saplantılarımız bizleri.Yaşamımızı biçimlendirmek için ne kadar uğraş verirsek verelim,bilinmeyen bir elin sürekli bizi yoğurup biçimlendirmesi, yazgı denilen şey olmalıdır.

Zeki Demirkubuz’un iki filminin adı,bu sorunu ne denli önemsediği kanıtlar:”Yazgı” ve “Kader”.İlki,Camus’nün “Yabancı”sının serbest bir uyarlamasıdır;diğeri ise “Masumiyet”in öncesinde yaşanan olayların hikayesi.Aslında aynı adı taşısa da farklı hikayeler anlayan bu iki filmin arasında gizemli bir bağ vardır.”Yazgı”da teslim olup, şahsiyetinden ve yaşamından vazgeçerek kendine biçilen role boyun eğmiş birinin hikayesi,Kaderde ise,yaşamdaki kendisine uygun görülen role isyan edip ne pahasına olursa olsun kendi yaşamının oyuncusu olmak isteyen birinin hikayesi..Ama her ikisinin de ortak noktası,trajedi olmalarıdır.Zeki Demirkubuz, arzu ile yasanın en korkunç çarpışmasında çıkan korkunç haykırışları ve çatırdayan kemik seslerini, insanın trajedisi,ya da yazgısı olarak gözlerimiz önüne serer…

Yazının tamamını okumak için tıklayınız:http://sinemasanatii.blogspot.com/2010/09/kader.html

Üçüncü Sayfa: Meşru zemini ve meşru vasıtaları olmayan film...


Üçüncü Sayfa
Yükleyen hakanipek6. - Film ve TV kanalındaki diğer videolara göz atın

Önemli not:Yazıyı okumadan önce videoyu izleyiniz!..

İnsanların başkalarınca yazılmış senaryolarda istemedikleri rolleri oynadığı,kurtarılmayı bekleyen kişilerin kurtarıcı rolüne soyunmak zorunda kaldıkları,en iyi oynanılabilen rolün kurban rolü olduğu bir dünyanın filmidir “Üçüncü Sayfa”..

BİR SAHNE ÜZERİNDEN "ÜÇÜNCÜ SAYFA"

İstanbulda –sigara yasağı uygulanmazdan yıllar önce-dumana boğulmuş kahvehanelerden biri.Ozamanki Cumhurbaşkanı Demirel,televizyonda,kendisine sorulan bir soru üzerine,”açık toplum”kavramına o çok bilinen üslubuyla ‘açıklık’ getiriyor.”Meşru zeminler ve meşru vasıtalarla olması koşuluyla,herkesin dilediğini söylemesinin demokrasi gereği “olduğunu söylüyor.Sanki oyunun kuralları mükemmelmiş de,bütün suç, oyunu kurallarına göre oynamak istemeyen mızıkçı oyunculardaymış gibi…

O sırada televizyonun hemen altındaki masada,çok büyük ciddiyetle okey oynayan oyuncular..Adamlardan biri,bir türlü istediği taşların gelmemesine sinirleniyor,sövüp sayıyor..”S…. lan böyle oyunu!” diyerek uluorta sövüyor.Solundaki adam,çektiği taşla bitince,adam tekrar sövüyor.Sonra birdenbire, biten adam,elindeki ıstakayı küfür eden adamın kafasına indiriyor.Ortalık bir anda karışıyor.Adamın acı içinde haykırışları,araya girenler,adamın kanlar içinde kel kafası…Istakayı vuran adamın bir kez daha ıstakayı fırlatıyor,denk getiremiyor,sonra var gücüyle kaçmaya başlıyor.Fakat onun peşinden, yan masalardan birinde oturan genç bir adam,sanki onun suç ortağı imişçesine ,onun arkasından kirişi kırıyor…

Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’i çekmeden bir önceki filmi Üçüncü Sayfa’dan alınan bu sahne,kendi özel dünyası ve çok özel dertleri olan bir yönetmenin belli başlı karakteristiğini ortaya koyuyor.Sahne ile ironi teşkil edecek şekilde tv ekranlarında ‘bir bilen büyüğün!’ konuşması.Ve büyük adamın söylediği sözleri anında tekzip eden sahne:Okey masası meşru bir zemin midir?Oyunculara değil,ama oyuna sövüp diğer oyuncuların aldıkları keyfi sabote eden bir oyuncunun sövüp saymaları meşru vasıta ile mi yapılmaktadır?Akabindeki kanlı bir kavga Demirel’i haklı mı çıkarmaktadır ?…Oysa dünya hiç de Demirel’in görmek istediği gibi değildir.Bu adamlar işsiz güçsüz,ya da günlük işler bulduklarında yok pahasına çalışan adamlardır.Evlerine ekmek götüremeyip ailelerine iyi bir hayat sağlayamamanın acısını,yine ailesine saldırarak çıkaran bu tiplerin,basit bir olay yüzünden böyle kanlı kavgalar çıkarmaları aslında olağandışı bir durum değildir.Oyunun kendisi yanlış,rollerin dağılımı kötüdür çünkü.O kuralların belirlenip rollerin dağıtıldığı dünya o denli acımasızdır ki,öyle mızıkçılık etmeyi kabullenmez,çabucak diskalifiye eder.

Yazının Tamamını okumak için tıklayınız :http://sinemasanatii.blogspot.com/2010/09/ucuncu-sayfa-mesru-zemini-ve-mesru.html

27 Eylül 2010 Pazartesi

Balıklar...İnsanlar...



O balıklar ki derya içindedirler derya nedir bilmezler...

O insanlar ki herşeyi bildiğini sanırlar...Ama hiçliğin içindedirler...

Çok sayıda orjinal karikatür,komik resim için tıklayınız

19 Eylül 2010 Pazar

ANKARA BENTDERESİNDE BİR KOT PANTOL PAZARLIĞI!...




Hiçbir karikatür hayatın kendisi kadar komik olamaz!..Bir olayı olduğu gibi alıp çizmek bile yetersiz kalıyor oradaki müthiş komediyi izah etmekte:))

Çok yıllar önce idi.Ankara’da oturduğum yıllarda…Herhalde bu keçi sakalı modası yeni çıkmıştı,yani demek istediğim,keçi sakalının ressamlar arasında değil ,gençler arasında yayıldığı yıllar…Ne kadar zaman geçmiş tahmin edin işte!..Bentderesindeki kerhanede dolaşıyorum.Yan yana dizilmiş köhne evlerde müşteri bekleyen kızlar,karılar…Her gittiğim yerde inanılmaz manzaralar,inanılmaz muhabbetler…Ama bir tanesi var ki,işte bu karikatürün konusu olan olay..İnanılmaz,fantastik bişeydi.Bazen yolda giderken ya da otobüsün içinde aklıma geliveriyor,kendimi tutamayıp gülüyorum ve bu nedenle etrafımdakiler beni deli,en iyi ihtimalle garip biri sanıyorlar..(Eh biraz çatlak olduğumu inkar etmedim hiçbir zaman!)İşte bu olaydır karikatürünü çizdiğim.Ama bir karikatür karesine sığdırılması mümkün olmayan,fakat ziyan olmasın diye şimdi anlatacağım muhabbetler,hadiseler cereyan ediyordu.En iyisi mi başından anlayayım…

Her evin önü kalabalıktı.Bu kalabalıkların iki nedeni vardı.Birincisi her nedense adamların bir kısmı,epeyce bir zaman içerideki kızları seyrettikten sonra kararını verip giriyordu.Diğerleri ise züğürtlerdi.Paraları olmadığı için giremiyorlar;yarı çıplak,pilaj ve sahne kıyafeti karışımı garip kılıklı kadınlara bakıp bakıp kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar…Ama evlerden birinin önünde muazzam bir kalabalık vardı.Ne varmış diye merakla baktım.İçeride zayıfça bir kadın var,dışarıdaki kalabalıkla ilgilenmiyor,iştahla sakız çiğneyip elindeki kumanda ile tv kanallarının arasında geziniyor.Kalabalıkta onunla ilgilenenlerin sayısı az.Meğerse içerideki kadını bekliyorlarmış!.Bekleyen adamlardan biri”müthiş..”dedi yanındakine.”İnanılmaz muamelesi var..” Bir başkası “ulan girecem ama bu karı daha yeni aldı bir oğlanı..20 dakika çıkmaz şimdi..” Orta yaşlarda bir adam”Muamelesi iyi,ama çok para istiyor “ dedi.Bir başkası”Ama “dedi “verdiğin paraya değiyor..Birisi”Sen girdin mi ?”diye sordu adama..” Gururla,”Elbet!..Baktım tadına..” dedi Adam.

Epey bekleyecek olsam da bu kadını çok merak etmiştim.Çıkmasını bekledim.
Fazla uzun sürmedi.Bu karikatürdekine benzer bir kadın.Manda gibi kilolu ,yağlı ….Yaşı da kırkbeşten aşağı olmayan…Saçları iğrenç bir sarı renge boyanmış.Hamam kıyafetine benzeyen bir şekilde,parlak bir kumaşla örtmüş mahrem yerlerini.Ama meme uçları fırlamış,”aleykümselam!” diyor cemaate…Ayakkabıları parlak,altın yaldızı renginde.İçeride kendisi ile pazarlık etmeye kalkan bir genç oğlanı iteleye kakalaya dışarı çıkardı.Oğlan da bu karikatürdeki gibi keçi sakallı,sivilceli bir gençti.Öndeki dişlerinden biri dikkat çekecek kadar kocamandı.Oğlanın yüzünde belli ki hiç eksik olmayan çok salakça, sırıtkan bir ifade vardı..”Apla ne olacak ya,gırma bizi şimdik” diye yalvar yakar yaltaklanıyordu kadına.Kadın,nuh diyor peygamber demiyordu:”Olmaz dedim!”.Oğlan ısrar ettikçe sinirlendi:”Bana bak!Olmaz diyorsam olmaz..Sana bi ton sopa attırır öyle yollarım bak..Apla deyip de durma,s…ceğin karıya,iyice deli etme beni..” “Gırma bizi şimdik” diye yaltaklanan oğlana iyice sesini yükseltip,bağırıp çağırmaya başladı..”Ne kırmayacam seni lan?Babamın oğlu musun..Al şu paranı defol git!Bi de emmeli gömmeli muamele istiyon utanmaz!...”Kalabalığa dönüp “Bekleyen varsa gelsin!” “Ben” dedi biri,”Kaç numara?” “Sağdaki oda” dedi..Girdiler içeriye.

Adamlardan biri,hayal kırıklığına uğramış olsa da hala salak salak sırıtan oğlana”Israr etme koçum..”dedi”Olmaz diyosa olmaz işte!” Ben,kompozisyon karışık olmasın diye o kalabalığı çizmedim,ama en soldaki gibi,ağzından sigara düşmeyen,çok ciddi bir şekilde içeri bakan bir adam vardı,bu süper herifi çizmeden edemedim işte.Adam dışarıda sırıtkan oğlanla tartışan kadını,gözünü ayırmaksızın uzun uzun incelemiş,sonra içeri girerken de uzun uzun bakmıştı.Sonra sanki ne düşündüğünü merak ettiğimi anlamış gibi:”eti budu yerinde,ama çok dili uzun bir karı ulan!” dedi kendi kendine.Sanki parasını basıp onbeş yirmi dakika zaman geçirmeyi değil de,evlenmeyi düşünüyormuş gibi!...Bir başkası hak verdi ona.”Güzel garı,güzel!”
İşte böyle…Hiçbir karikatür hayatın kendisi kadar komik olamaz!..Bir olayı olduğu gibi alıp çizmek bile yetersiz kalıyor oradaki müthiş komediyi izah etmekte:))


Daha fazla karikatür için:Karaketörcü adlı blogumu ziyaret ediniz

BLOG ZİYARETÇİLERİ NEDEN YORUM YAZMAZ?



Yorum yazan okur oldukça nitelikli bir okurdur:Okumakla kalmayıp tepkilerini ortaya koyacak kadar;yazara başka dünyaların,fikirlerin ve yorumların mümkün olduğunu gösterecek kadar etkin,fikirlerini ortaya koymaktan çekinmeyecek kadar medeni cesaret sahibidir


Blog yazmaya 2009 yılında Arşimet Noktası ile başladım.Arşimet noktası her telden çalan “çorba” bir blog idi.Yazılar,denemeler,yaptığım bestelerden,okuduğum şiirlerden,söylediğim türkülerden teşekkül eden video klipler,karikatürler,mizahi yazılar…Ama sonradan baktım ki,blog yazıyorsan ya tümüyle ciddi takılacaksın,ya da ciddiyeti bırakıp sululukla iştigal edeceksin.Bundan yola çıkarak,Arşimet noktasında yazılara ağırlık verdim,karikatürlerim için “Karaketörcü” adlı bir başka blog oluşturdum.Hala yazıp çiziyorum ve bundan sonra da devam edeceğim.Önümüzdeki yıl için,Sinemanın Sanata Dönüştüğü An adlı bloguma sinema severlerin beğeneceğini umduğum çok sayıda sinema yazısı hazırlıyorum.Bir de alan adı ve hosting hizmeti satın alıp bloglarımı worldpress ya da jombla platformlarından birine taşımayı planlıyorum.
Blog yazmayı önemsediğim için devam ediyorum.Boş zamanlarımın çoğunu bloglarımı güncellemek için değerlendiriyorum.Fakat bu yaptıklarım bloglarımı ziyaret edenler nezdinde nasıl bir yankı uyandırıyor,fikrim yok.Aslında Google istatistikleri olmasaydı muhtemelen bloglara yazmayı bırakabilirdim.Fakat bloguma ilişkin ziyaretçi istatistikleri kayda değer bir izleyici kitlesi oluştuğunu gösteriyor.Şu an için Arşimet Noktası tatmin edici düzeyde bir ziyaretçi sayısına ulaşmış durumda.”Karaketörcü” adlı blogum daha az ziyaretçi çekiyor olsa da blogumun yeni olması ve arama motorları bağlantı veren sitelerin yetersiz olması nedeniyle henüz hak ettiği düzeyde olmadığını,zamanla içeriğine gösterdiğim özene paralel olarak ilginin artacağını düşünüyorum.
Bu iki blogun takipçileri yazıları okuyup içeriği görüntülemekle yetiniyorlar,yorum yazma konusunda oldukça cimriler.Başka bloglar arasında gezinti yaptığımda bazı bloglarda insanı kıskandıracak kadar çok yorum olduğunu bazılarınınsa benimki gibi sinek avladığını görüyorum.Aslında çok ziyaretçi yorumu olan bloglar ya eski olduklarından etrafında yorum yazıp yazarla fikir ve duygu alışverişi yapan ziyaretçiler oluşturmuşlar,ya da blog yazarının arkadaş ve dost çevresinin geniş olmasından nasibini alıyorlar.Fakat yapılan yorumların sayısı bir blogun kalitesinin ölçütü olamaz kesinlikle.Ama bu,okur için geçerli değildir.Yorum yazan okur oldukça nitelikli bir okurdur:Okumakla kalmayıp tepkilerini ortaya koyacak kadar,yazara başka dünyaların,fikirlerin ve yorumların mümkün olduğunu gösterecek kadar etkin,fikirlerini ortaya koymaktan çekinmeyecek kadar medeni cesaret sahibidir o..Gerçi garezle,kinle,nefretle,yorumdan ziyade küfretmek amacıyla yazanlar da çoktur;ama onların bile en azından bir kısmı tartışma adabını bilmiyor olsalar da,tepki ortaya koymak isteyen ,hiç yorum yazmayanlardan daha makbul okurlardır.B ir bloga yorum yazmak yazarını pohpohlamak ya da övgülere boğmak da değildir.Yorum, yazarın dış dünyada bulduğu paha biçilmez bir yankıdır.Ne için yazdığı kimler için yazdığı ve yazdıklarının nasıl anlaşıldığı hakkında fikir veren yankı…Yazmak,yankı bulduğu sürece anlamlı bir etkinliktir.
Ben sabırlıyım.Yorum yazmanın da yazı yazmak kadar önemli olduğunun bilincine varmış,fikirlerini ortaya koymaktan korkmayacak kadar medeni cesaret sahibi ziyaretçilerin,tıpkı bu blogların ziyaretçi istatistiklerinin zaman geçtikçe artması gibi zamanla artacağına inanıyorum.Asıl nitelikli okurların o zaman oluşacağını da biliyorum.

18 Eylül 2010 Cumartesi

AŞIK OLANLAR AŞK UĞRUNA YAKINLARINI GÖZDEN Mİ ÇIKARIYOR?


Bilimsel araştırma diye sunulan şeye bakınız:İnsanın etrafında gerçekten yakınlık ve dostluk kurabildiği yedi sekiz kişi olurmuş da,aşık olunca da bu sayı altıya yediye inermiş de…Yani ne hayatta hiç dostu olmadığını,kimseden gerçek anlamda yakınlık görmediğini söyleyenler inanının,ne de eşi dostu çok olduğunu söyleyenlere..Nasıl çekirdek aile diye bişey varsa,bir de çekirdek yapı varmış ağa…


Radikal Gazetesinin haberi…Yakınlarda yapılan bilimsel bir araştırmanın sonuçlarına göre,aşık olan bir insanın en yakınları ve en iyi dostları arasından iki kişi eksiliyormuş…Çünkü aşık olma sürecinde insan,sevdiği kişiye o denli yoğunlaşıyormuş ki,beyninde diğer sevdikleri için yer azaldığından,mecburen en yakınları arasından iki kişiyi gözden çıkarmak zorunda kalıyormuş.Gözden çıkardığı kişilerden biri dostları arasından,bir diğeri de ailesi arasından oluyormuş…Zaten bir insanın yoğun duygusal bağla yakın olduğu kişi sayısı en fazla yedi sekiz kişi oluyormuş ...

Bilimsel araştırma diye sunulan şeye bakınız:İnsanın etrafında gerçekten yakınlık ve dostluk kurabildiği yedi sekiz kişi olurmuş da,aşık olunca da bu sayı altıya yediye inermiş de…Yani ne hayatta hiç dostu olmadığını,kimseden gerçek anlamda yakınlık görmediğini söyleyenler inanının,ne de eşi dostu çok olduğunu söyleyenlere..Nasıl çekirdek aile diye bişey varsa,bir de çekirdek yapı varmış ağa…”Peki bunlar,yani bu çekirdek yapının ortak özelliği,çekirdek çitlemeleridir?” diye bir hipotez ortaya atsam,bunu bilimsel olarak doğrulayacak bir araştırma yapsam,işte bilim bunu söylüyor diye herkes inanacak mı?

Şaka bir yana,bu garip bilimsel araştırmalara kimler finansman sağlıyor,kimler sponsor oluyor,merak etmiyor değilim.Her şey bilimsel olarak kanıtlanabilir mi?Bu konuda da bir hayli şüphelerim var.Hele ki önüne” bilimsel” ibaresi konulan her şeye inanmak zorunda olduğumu hiç sanmıyorum.Zaten bilimin yöntem sorunları ile uğraşanlar ve bilim felsefecileri,bu araştırmaya benzer bir çok araştırmanın hiçbir işe yaramayan düpedüz safsatalar olduğunu söylüyorlar.Çünkü bir araştırmanın sonucu,o araştırma için kullanılan yöntem ve paradigmalardan büyük ölçüde etkileniyor.O yöntemler de zaten bilimsel kesinliği olan ölçütlerden çok,araştırmacının öznel tercihleri tarafından belirleniyor.Peki bu tür araştırma projelerini kimler finanse ediyor?Çeşitli şirketler,sponsor firmalar..

Mesela bir araştırma görevlisinin,bir can ciğer dostu,karşı cinsten birine aşık oluyor,uzaklaşıyor kendisinden..Epey bir zaman sonra tekrar yakınlık kurmak istiyor.Onu affetmek istiyor,o uzaklaştığı dönemde yakın dostunun birine aşık olması nedeniyle kendinden uzaklaşmasını hoş görmek istiyor.Üniversitede araştırma görevlisi olduğundan,bu olayı genelleştirip bilimsel bir kılıfa uydurmak için kolları sıvayıp başlıyor “bilimsel araştırmasına!...”Bu garip araştırma konusuna sponsor olan şirketlerin de vardır bildikleri elbet…Anketlerin ya da deneklerin verdiği tepkilere göre reklam filmi hazırlatacaklar mesela!...
Peki karşı cinsten birine aşık olup onunla doyurucu bir ilişki yaşayan bir insanın sevme kapasitesinin arttığına ve dostlarının sayısında artış olduğuna dair bir hipotez bilimsel olarak kanıtlanamaz mı?Neden kanıtlanamasın ki?Seçeceğiniz yönteme göre bunu doğrulayan sonuçlar almanız son derece mümkündür.Araştırma istediğiniz sonuçları vermezse,deneyde kullanılan yöntemleri,araştırma koşullarını,denekleri değiştirir yine de istediğin sonucu elde eder,altına da “bilimseldir” damgasını basarsın..Mesela bu araştırmada,”çekirdek yapı” diye bir kavram kullanılmış.Oysa çekirdek aile diye bir şeyden söz etmek mümkünse de “çekirdek yapı” diye sosyolojik bir yapı yoktur.Düpedüz uydurma bir kavramdır bu.Gerçekte hiç kimse ile yoğun duygusal ilişki kuramayan insanlar da olabileceği gibi çok fazla sayıda insanla başarılı samimi ilişkiler kurabilen insanlar da vardır.

Aşık olan kişinin çevresindeki bazı kişileri feda ettiği fikri doğruluk payı içeriyor kuşkusuz.Fakat bunun bilimsel bir araştırmaya konu yapılması son derece anlamsız.Araştırma ortaya koysa da koymasa da,her insanın başından böyle bir tecrübe geçtiği için bunu öz deneyimsel olarak bilir.Ama her zaman böyle olacak diye bilimsel bir kaide koymak mümkün değildir.Aynı insan,daha sonraki döneminde farklı bir aşk yaşayacaktır muhtemelen,o ilişkisinde yakınlarını feda etmemeye özen gösterecektir belki de..Her deneyim eşsizdir.İnsanın yaşadığı döneme,toplumla ilişkisine,beklentilerine göre değişik şeyler yaşar.Her yaşanan aşk,hatta her deneyim benzersizdir…Nasıl ki uzaktan bakınca birbirinin aynısı görünen kar tanelerinin her biri diğerlerinden farklıysa,her deneyim birbirinden farklı olacaktır.Birçok insanın deneyimlerinde ortak şeyler olabilir,ama bunların bazılarının genel geçer evrensel şeyler olduğunu iddia etmek saçmadır.Bu tür hevesler taşıyan bilim de,”bilimsel”değildir zaten..Safsataya eş değerdir…

Bilim” diye pazarlanan bu safsatalara inanmaktansa,”her olayın kendi bağlamı ve koşulları içinde değişiklik gösterebileceğine inanmak daha mı zor?Yaşadığımız her şeyin bize kimsenin bilmediği şeyler öğretecek kadar eşsiz özellikler barındırdığına inanmak?Ne kaybederiz ki?Tersine çok şey kazanırız…Bu sayede kendi hayatımızı başkalarının fikirleriyle açıklamak zorunda kalmayız.Bu da az şey sayılmaz.Çünkü kendi fikirlerimizle kurgulayıp restore ettiğimiz bir hayat,bizim kendi hayatımızdır.Bizden çok başkalarının fikirlerinin egemen olduğu ve başkalarının söz sahibi olduğu bir hayat değil…

16 Eylül 2010 Perşembe

BİR HALKOYLAMASI FIKRASI!..



Referandumdan sonra "pilajlar ve sahiller partisi" CHP'nin bir çok üst düzey parti mensubu üyesinin "evet" oyu kullandığı ortaya çıkınca,Kemal kılıçdaroğlu böyle halt işleyen partilileri toplamış..Başlamış fırça atmaya...

-Yav siz deli misiniz?hadi ben,bir kaza oldu oy kullanamadım..Sizin aklınızdan zorunuz mu var..

Evet oyu kullanan partililer;
-Napalım demişler.İmam osurursa cemaat sıçar!..

www.karikaturistic.blogspot.com

HAYAT, HER ŞEYE RAĞMEN...



İnsanda tembellik arttı mı,gevşeme,sorumluluktan kaçma,rahatlama hissi baskın geldi mi,bu değişiklikler kaşınma isteğini de beraberinde getirir.Hani uyuz uyuz kaşınma derler ya… İnsanlarla temas azaldıkça,sorumluluk ve kaygı duygusundan kurtuldukça , kendi kendisi ile temas eder kişi..Başlar kaşınmaya…Bunu başkalarının yanında yapmayız.Ayıptır.Kaşınma,insanın kendi alemine dönmesinin işaretidir.


Hayat her şeye rağmen kaşınmaya değer.Fırsat buldukça tembelliğe…Sanki binlerce yıl ömür sürecekmiş gibi rahatlamaya…Güneşin tadını çıkarmaya… Tembelce pinekleyen bir kedi gibi,yarın ne olacak diye kaygılanmaksızın, öylece uzanıp uyuklamaya…
Tembellik ve aylaklık,sanıldığından zor bir varoluş biçimidir.İlk günlerin keyfini zaman geçtikçe işkence alır.Oblomov olamayız.Kendini alemden soyutlayıp münzevi hayat yaşayanlar gibi olamayız;ama hayat her şeye rağmen ,ara sıra da olsa,kaşınmaya değer…


Tatil günlerinde,ya da örneğin bir deniz kıyısında aylak aylak dalgaları izlerken,ya da anlamsız tv kanalları arasında amaçsızca zoom yaparken,başlayan kaşınma isteğine engel olmamalı insan.Kaşıntının beraberinde gelen hiçbir duyguyu,düşünceyi geri çevirmemeli.Artan kardeşlik isteğini…Sönen rekabet isteğini,dünyanın anlamsızlığı,hayatın boşluğu duygusunu…Kaçma ve boşverme isteğini…Kendi kabuğuna çekilme dürtüsünü…


Kaşınma anı,nefes alma anıdır…Gamsız,tasasız,kaygısızca öylece kalma anıdır..

Hayat her şeye rağmen kaşınmaya değer.Fakat her zaman değil..Sık sık kaşındı mı insan,bunu başkalarının yanında da gizleyemez hale geldi mi..Döverler!..Gerçek dünyaya,o hareketin,kaygının,çilenin olduğu dünyaya dönmeli eninde sonunda insan.Tembellik güzeldir,ama Oblomovluk zordur.

15 Eylül 2010 Çarşamba

YALANCI ÇOBAN CHP





CHP’liler referandum süreci boyunca anayasa değişikli kabul edilirse AKP’nin bütün ülkeyi ele geçireceği üzerine bolca komplo teorileri ürettiler.Ama görünen o ki seçmenlerin büyük çoğunluğu bu yaygaraları fazla ciddiye almadı.CHP Anayasa değişikliğine karşı yürüttüğü hayır kampanyasında zaman zaman çok doğru argümanlar ortaya attı,ama fazla ciddiye alınmadıklarından,kendilerine çok fazla kulak asan olmadı..Baykal da fazla ciddiye alınmıyordu,referandum sonrası ortaya çıkan tabloya bakılırsa Kılıçdaroğlu da öyle.Neden CHP yüzde yirmilik bir oy oranına ve sıcak denizlere sıkışıp kaldı?Neden onları ciddiye alanların sayısı bu kadar düşük?Aklıma daha önce yalan söylediği için köylüleri sürüye kurt saldırdığına inandıramayan “yalancı çobanın” durumu geliyor.Kılıçdaroğlu referandum mitinglerinde “türban sorununu çözecek tek partinin CHP olduğunu” söyledi,ama daha önce Akp’nin yapmak istediği türban serbestisi için anayasa değişikliği tasarısını Anayasa Mahkemesinde iptal ettirmekle kalmamış;bunu bahane eden darbe heveslilerine de çanak tutmuşlardı.
Anayasa değişikliği için “evet” oyu kullanan seçmenlerin çoğunluğunun değişikliklerin ne getirip ne götüreceği konusunda detaylı bilgi sahibi olmadan evet dedikleri doğrudur;ama bu yine de,yalancı çobana inanmayan köylülerden daha saf oldukları anlamına gelmez.


Önemli not:Akp’li olmadığım gibi referandumda evet oyu kullanmadım.Ben sosyalistim.Chp’nin sola büyük zarar verdiğini hissettiğim için,halkın çoğunluğunun solculuğu Chp’ninkine benzer bir şey sandığı için bunları yazma ihtiyacı duydum…

REFERANDUM SONRASI TÜRKİYE HARİTASI



Şüphesiz muhafazakar liberal AKP de değildir yoksulların,ezilenlerin partisi.Ama CHP,hiç değildir.Hatta AKP kadar bile değildir ezilen ve yoksullara yakınlığı.

Referandum sonrası Türkiye haritası çok ilginç:”Hayır”cılar Akdeniz,Ege ve Trakya şeridine sıkışmış kalmış.Buna karşılık,Tunceli istisnası bir yana,kalan harita,”evet” haritası.Gerçi bazı güneydoğu illerindeki çok yoğun boykot nedeniyle “evet “haritası seçmen tercihlerini tam yansıtmasa da,yine de çok düşündürücü bir tablo bu.Akdeniz,Ege ve Trakyadaki güçlü “hayır” cephesinin nedeni,söylenildiği gibi bu bölgelerdeki seçmen çoğunluğunun görece bilinçli ve eğitim düzeyi yüksek olması mı ,yoksa refah düzeyinin diğer bölgelere oranla daha yüksek olması,yani tuzu kuruların çoğunlukta olması mi?Gerçekten üzerinde durulmaya değer bir soru.Sosyal Demokrat partilerin ezilen,yoksul insanların partisi olduğu söylenir ama göründüğü kadarıyla bunu Türkiye için söylemek mümkün değildir.Belki de CHP’nin hiçbir vakit sosyal demokrat nitelikte bir parti olamaması nedeniyle buna benzer tablolar hep yaşanmıştır.Şüphesiz muhafazakar liberal AKP de değildir yoksulların,ezilenlerin partisi.Ama CHP,hiç değildir.Hatta AKP kadar bile değildir ezilen ve yoksullara yakınlığı. Yandaşı yoksullara kömür ya da yeşil kart dağıtması AKP’yi yoksul ya da ezilen partisi yapmaz,doğru ama,yine de şapkayı öne koyup düşünmek zorunda CHP’liler.Nedir CHP’yi refah ve seviyesi yüksek seçmenlere yakın,yoksul ve garibanlara uzak yapan şey?Bunun yanıtını bulmak zorunda CHP.

9 Eylül 2010 Perşembe

Savaşmayı değil, kazanmayı öğrenin!..(Yazan :Sinan İpek)


Tarihe bakarsanız, bir çok "savaş"ın hiç "savaşmadan" kazanıldığını; bir çok "savaş"ın da "çok iyi savaşıldığı halde" kaybedildiğini görürsünüz. Kazanmak, savaşmayı, ama gerektiğinde politik davranmayı, gerektiğinde geri çekilmeyi gerektiri...r. Bunu kişisel yaşantımıza göre yorumlarsak, çevremizde bir çok insanın kahramanca davranmadığını, beklediğini görürsünüz. Sert hocaya soru sormaya cesaret eden "sazanları" düşünün... Onlar göze batar ama sessizce bekleyen büyük çoğunluk kazanır. Ya da çok erdemli davrandığı halde istediğini bir türlü elde edemeyen insanlar ne çoktur. Oysa, hiç ortalıkta gözükmeyen bazı insanların sinsi sinsi istediğini elde ettiğine şahit olup şaşarsınız. Kabul ediyorum, bu öneri pragmatizmden başka bir şey değil. Ama işe yarıyor değil mi?

7 Eylül 2010 Salı

Kirlenme Şampiyonu!...



Elindeki o muazzam gücü az bulup,o gücü daha da artırarak her şeyin kontrolünü eline alma hırsına kapılmış olan Ak Partinin,her alanda yozlaşmaya doğru koştuğuna eminim.Özdemir Asaf yaşasa şöyle derdi herhalde:Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu.Birinciliği Ak Partiye verdiler...

Kirlenme Şampiyonu!...

Orhan Pamuk:Gündemden Düşmeyen Adam!...



Orhan Pamuk,kendisine Nobel armağanını da vermiş olan bugünkü tuzu kuru Avrupa aydınının tam da yerinde olmak isteyeceği bir yazar.Babadan zengin,rahat,huzurlu,ünlü saygın,çok sayıda sırıtkan pozunun gösterdiği kadarıyla da oldukça mutlu...Üstelik de siyasete bulaşıp elini kirletmemeye özen gösterdiği halde,verdiği bir röportaj yüzünden son derece "aykırı" ve "nonkonformist" görünen...Ama dünyamız,bugününü ve geleceğini, Orhan Pamuk gibi tuzu kuru aydınlara değil;büyük bir fikir ya da duruş uğruna bütün bir hayatını feda etmiş ya da İsa gibi yeryüzü kötülüklerinin kefaretini ödemiş aydınlara borçludur.

3 Eylül 2010 Cuma

KADİRİZM ÜZERİNE!...


Kadirizm nedir?Bir yaşama biçimi midir?Bir felsefe midir?Hayata karşı bir duruş mudur?Kadirizmi tanımlamak öyle kolay değil,ama Kadri İnanır’ın çağrıştırdığı bir çok şeyle ilintili olduğu kesin..Akla, fikirlerden çok bir imajı getiriyor Kadirizm..Galiba ünlü aktörün,sanat yaşamındaki belli bir filmden sonra başlamış olan bir şey bu,yanılmıyorsam.Altmışlı yılların ortalarında başlayan sinema kariyerinde kendi kuşağının en yetenekli oyuncularından biri olarak bir çok film çeviriyor,”Selvi Boylum Al Yazmalım” ile zirve yapıyor,ama gel gör ki, Türkan Şoray’la birlikte çevirdiği “Devlerin Aşkı”ndan sonra bir haller oluyor ona.Gilda’nın serbest bir uyarlaması olan bu filmde,köpek hırlaması,aslan kükremesi ve yılan tıslamasına benzer bir tavırla konuştuğu,insanı tedirgin edecek kadar vahşi göründüğü bir üslup geliştiriyor.Öyle ki,dost, düşman,erkek ,kadın herkesi tehdit etmeye başlıyor.Arkadaşının kızkardeşine sinirlenip “çalma o şarkıyı” diye bağırıyor,kadın dinlemeyince elinden gitarı çekip alıyor..Kırıyor muydu acaba?..her önüne geleni azarlıyor, fırçasını atıyor..Acaba hızını alamayıp bu filmin setlerinde gerçekten Türkan Sultanı tokatladı mıydı?Neyse efendim,bu filmle o Kadirizm dediğimiz müthiş olayın temelini attı.Bundan sonra da hep benzer tavır ve edalarının egemen olduğu bir üslubu benimsedi.Her filminde biraz daha hırçın,saldırgan,vahşi ve maço,hatta giderek psikopat,ruh hastası bir görünüm aldı.Öyle ki,oynadığı en iyi roller de,Kadirizme en yatkın olanlarıydı.Aklıma “Med Cezir Manzaraları”ndaki manik depresif psikoz tiplemesi geliyor.Bir de “Film Bitti”nin psikopat aktörü.Onun o hırçın,maço edaları hayatına da egemen olmaya başladı.Kadınları dövdü,paparazzileri tartakladı.Çelik’in manken oyuncu sevgilisine tecavüz girişimi iddiaları ile de gündeme geldi.Kadir İnanır,sayısız aşklar yaşasa da,magazin dünyasında görünmüyordu artık.Paparazzileri dövmekle kalmayıp faci şekilde tehdit ediyordu söylentilere bakılırsa.Kadınlara,eşlerine,sevgililerine nasıl davranıyordu bunu da pek bilmiyoruz.Acaba o kadınlar arasında esaslı bir sopa yemeden kurtulanı var mıydı, hiçbir fikrim yok.Belki sandığımdan daha naziktir onlara karşı, istekleri yerine geldiği sürece..Adamın günahını almak istemem,belki gündelik hayatında yumuşak huylu bir adamdır.Ama bu imajı yaratan kendisi,insanlarda elinde olmadan bu çeşit izlenimler bırakıyor.Mesela Komiser Şekspir’de rol gereği giydiği prenses elbisesi onu ne kadar çok germişti,inanmayan izlesin o sahneyi.Acaba o sahneden sonra yaşadığı stresi atmak için yönetmen Sinan Çetin de dahil,herkesi tokatladı mıydı?Yani Ben Kadir İnanır’ı,günde bir iki kişiye sopa çekmeden duramayan bir adam olarak hayal ediyorum hep.Her halde Kadirizm dedikleri bu imaj olmalı.

Anketlerde hala,kadınların gözdesi erkek tipi çıkıyor.Yaşı epey ilerledi,ama maşallahı var,o sinirlenip vahşi bir hayvan şeklini aldığı zamanlar hariç ,çekici bir adam olmadığını kim iddia edebilir?Eh,kadınlar nezdindeki popülaritesini yine kadınların kendisine borçlu olduğuna göre,kimbilir kadınların çoğunda,sopa atan erkeklere karşı ciddi bir zafiyet vardır.Yıpranmamış gözüküyor,o nedenle hala film ve diziler için başrol teklifleri alıyor.İçine atmayan,etrafındaki insanları cezalandırıp tehdit eden baskın maço tiplerin yıpranmadıkları ve geç yaşlandıkları söylenir.Neyse,çok küçük bir ihtimal de olsa,bu yazdıklarımı okuması ve milyarda bir olasılık olarak bir gün karşılaşmamız,yazdıklarımdan dolayı beni hatırlaması olasılığı var..Neme lazım,nolur nolmaz!...İleri geri konuşmayayım iyisi mi,eli de çok ağıra benziyor…

Şimdi “nereden geldi bu Kadirizm üzerine yazma fikri?” diye soranlar çıkabilir.Sinema Dergisi’nin eylül/2010 sayısında kendisi ile yapılmış,anket formunda bir söyleşi var.Her ay başka bir sinema kişisine sorulan Standard sorulara onun verdiği yanıtlar,”Kadirizm” meselesi konusunda kafamı iyice karıştırdı.Şimdi bu sorulardan bazıları ve İnanır’ın verdiği yanıtlara bakalım…
Soru:Favori filmleriniz nelerdir?
Cevap:184 tane filmim içinde çok favori filmim var ki,onları sıraya koyup birkaç tanesini ayırmaya vicdanım el vermez.
(Ne vicdanlı adam!...Oysa soruda favori filmleri soruluyor,kendi çevirdiklerini değil,seyrettiği filmler içinde en beğendiklerini)

Soru :Favori yönetmenleriniz kimlerdir?
Cevap :Çok yönetmen severim.Çoğuyla da güzel filmler çektik ama Şerif Gören tek favorimdir.(bu defa yine,çalıştığınız yönetmenler arasında en sevdiğiniz hangisi olarak anlamış soruyu!..)

Soru:Hangi oyuncuları beğeniyorsunuz?
Cevap:Yerli oyuncuların hepsini severim,özellikle bu mesleği seçtikleri için.(…)Yabancılardan da Marlon Brando ve Gian Mario Volonte’yi severim.(bu defa soruyu doğru anlamış gözüküyor,ama sanki soruyu “oyunculuk mesleğini sever misiniz?” şeklinde anlamış gibi…)

Soru:Yarısında çıktığınız film var mı?
Cevap:İş ahlakım gereği hiçbir filmimi yarım bırakmam.Bırakmak zorunda kaldığım filmler oldu ama bu oyunu sezip fırsat vermedim,içim kan ağlayarak.
(Burada sinemada izlerken sıkılıp çıktığınız film oldu mu?Şeklindeki soruyu,yine kendi filmleri ile ilgili bir soru olarak anlamış!..)

Soru:Sizce son on yılın sinema olayı neydi?
Cevap :Son çektiğim “Son Cellat” filmine vizyondayken 18 yaş sınırı getirildi.Hem de devletten çekilsin diye para yardımı almış bir filme…
(Müthiş!..Son on yılın sinema olayına bak abi..Bence bu, son on yılın değil,150 yıllık sinema tarihinin olayı!...)

Soru:Hangi konuda güçlüsünüz?
Cevap:Ezilen her insanın yanında olmak ve onu ezenlere tepkimin sert olması.
(Babaların babası,ezenlerin ezeni!...Sert tepkisinin ne kadar korkunç olabileceğini hayal bile edemiyorum.Hayatımda ilk defa ezenlere acıdığımı hissediyorum!...)

Soru:Hangi konuda zayıfsınız?
Cevap:İyi insan olmak için verdiğim kavgada zaman zaman zayıf düşerim.
(Kavgada dediğine göre iyi insan olmak için çok sopa atıyor..Ee yani,zaman zaman yorgunluktan zayıf düşmesi normal bence)

Soru:Ölümden sonra ne var?
Cevap:Bıraktıklarım…Filmlerim…Yeni teknoloji ile hep yaşayacağım,sadece bedenim olmayacak.
(Bu da insanların daha az sopa yedikleri bir dünya anlamına geliyor her halde!...)

Soru:En büyük hayaliniz nedir?
Cevap:Dünyadaki bütün insanların hiç acı çekmeden yaşaması.
(Bu fantezinin gerçekleşme olasılığı,o hayatta olduğu sürece sıfır!...Ölümünden sonra milyarda bir olasılık da olsa,belki…)

Soru:
Bundan 10 yıl öncesine dönseniz kendinize ne öğüt verirdiniz?
Cevap:60 yıldır kendime “İyi insan ol” öğüdünü hiç geriletmeden uygulamaya çalışıyorum.
(Altmış yaşlarında olduğuna göre kendine iyi insan olma öğüdünü anne rahminde ya da bir emzikli bebek iken vermiş olmalı..)

Soru :Sabırsızlıkla beklediğiniz bir film,konser,sanat olayı vb var mı?
Cevap:Bütün sanat olaylarını izlemeye çalışıyorum.Bir sanatçının tek beslenme kaynağıdır çünkü.
(Ama önceki sorulara verdiği cevaplara bakılırsa,kendi içinde olduğu sanat olayları hariç hiçbir sanat olayını izlemiyor.Sinemaya gitmediği de kesin gibi..Marlon Brando öldüğüne göre bundan sonra da gitmeyecek..Kendi filmlerinin galaları hariç)

Soru:Hayatınız bir filme çekilse adı ne olurdu?
Cevap:Hayatım iki saatlik belgesele çekiliyor Hüseyin Karabey tarafından.
(Adı Kadirizm olur muydu?Valla Kadir İnanır’ın beğenmeyeceği bir film olursa vay Hüseyin Karabey’in haline!...)

Neyse efendim…Nedir bu Kadirizm?Benim kafam daha da karışmış durumda bu önemli konuda…Ben çözemedim.Çözen olursa bana da anlatsın…

25 Ağustos 2010 Çarşamba

İNSANLIĞI TEHDİT EDEN TRİBÜNDEKİ BOĞA


Boğayı hepimiz gördük...Matadordan yediği kılıç darbeleri yüzünden çok hiddetlenmişti.Tribündekilerin boğanın matadora daha hiddetli saldıracağını sandığı bir anda ,birdenbire tribünlere sıçramak için kullanacağı bir yükseltiye doğru koştu boğa.Şimşek gibi bir buçuk metre sıçrayıp tribündeki seyircilerin içine daldı.Bir anda can pazarına dönmüştü ortalık!Boğa,önüne kim çıkarsa çakıyordu 'Yaradana sığınıp!'Sonuç:40 yaralı.

Hayatım boyunca boğa güreşi seyretmedim canlı olarak.Ama seyretmiş gibi oldum,bazen çok da zevkli olabiliyormuş...Gerçi ağır yaralanıp yoğun bakıma alınan iki kişiden biri 10 yaşında bir çocukmuş.Bu yaşta bir çocuğun başına gelenlere üzülmemek elde değil.Çocuk bile masum değil aslında o arenada.Ona bu ölüm oyununu seyrettirerek çoktan kirletmişler çünkü masumiyetini.

Boğa için hedefini şaşırdı falan diyorlar ama asıl bu defa hedefini tutturdu.Türibündeki o rahat koltuklarında riske girmeksizin bir ölüm oyununu kendilerine zevk ve eğlence yapmanın o ürkünç konforunu yaşayan seyircilere vurmuş oldu ilk defa bir tos.Bunu bilinçsizce yaptığını söylüyorlar,ama hayvanların bilinçleri hakkında ne biliyoruz ki?Hayvancağız asıl hesaplaşılması gerekenin bu kalabalık olduğunu sezmiş olamaz mı?

Boğaya bayıltıcı iğne saplayıp sakinleştirmişler.Sonra da öldürmüşler yani itlaf etmişler onu.Neden?Eee ne de olsa türibündeki seyircileri kendine hedef seçmiş bir boğa o.Belki de sandığımız gibi salak bir boğa değildir,belki de bu başarılı girişiminden sonra her zaman seyircileri hedef seçecek ve onlara ölüm oyunu nasıl oynanırmış,bir güzel göstermek isteyecek.Ne olur ne olmaz!...Neden riske atılsın bu kuduruk boğa dururken o masum ve günahsız seyirciler...Ha bir de mazallah,elde ettiği bu çok özel bilgi genlerine kodlanır ve doğacak çocukları da insanlarla hesaplaşabilen bir türün öncüleri falan olursa?..İnsanlık büyük tehdit altına girer değil mi?Bu söylediklerim uçuk kaçık fanteziler gibi duruyor ama gene de ne olur ne olmaz!...En iyisi itlaf edip kurtulmak bu boğadan abi...

17 Ağustos 2010 Salı

HRANT DİNK'İN AYAKKABISINDAKİ DELİK


Hükümet,Hrant Dink'in, haksız yargılanması neticesinde almış olduğu cezaya karşı Dink'in ölmeden önce AİHM'ye açtığı davaya verdiği savunmasında,Hrant Dink'in "nefret" suçu işlemesi nedeniyle ceza aldığını savlayıp verilen cezanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olmadığı söylemiş.(Hani Hrant Dink bir yazısının bir yerinde Türk'ün zehirli kanı..diye başlayan bir cümle varmış ya!)Güya (bir yazı ile değil,yazıdan çıkarıldığında her türlü yanlış anlamaya neden olabilecek tek bir cümle ile)"nefret" suçu işleyen Dink,nazileri savunan bir cezada Alman hükümetini haklı bulan AİHM kararına atıfta bulunarak,"nefret suçlarının düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği" bahsiyle verilen cezanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olduğunun teyit edilmesi istenmiş...

Oysa ceza almasına neden olan bilirkişi raporunda,Dink'in önceki yazıları ve yazının bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde,o cümlede herhangi bir suç unsuru olmadığı saptaması yapılmıştı.Hatta bilirkişiye göre Hrant Dink,Ermeni diasporasının bilinen politikalarına yönelik çok önemli eleştiriler yapmıştı.Buna rağmen Yargıtay cezayı onamakta direnmiş,verilen cezanın kaldırılmasına yönelik başsavcının başvurusunu da reddetmişti.

Hrant Dink'in ceza almasının nedeni,sözümona türklüğe hakaret ettiği varsayılan o sözleri değil,sergilediği gerçek aydın tavrı,aydın duruşu idi."Biz bu ülkenin en derinine gömülmek istiyoruz" diyecek kadar bu ülkeyi sevdiği halde,Ermeni meselesi konusunda ne bu ülkenin resmi tezlerine ne de Ermeni Diasporasının bilinen görüşlerine boyun eğmişti.O,doğru bildiklerinin yanında durmak uğruna,kendisine vatansız muamelesi yapılmasını göze almıştı.Onu mahkum edenler,yazılarının bütünlüğünden çıkan tutarlılığı ve namuslu aydın duruşunu dikkate almayıp,o yazılarının birinin içinden cımbızla çıkardıkları bir cümle yüzünden mahkum ettiler.İnfazın asıl nedeni,"ermeni soykırımı" konusunda "yapılmıştır" diyen net tavrıydı.Tam da hükümetin savunmasında ona yakıştırılmaya çalışılan "nefret söyleminin " kurbanı oldu Dink.Sonrasını biliyoruz.Bu yargılama sürecinde Veli Küçüklü,Kerinçsizli linç girişimlerini,en sonunda emniyetin ve istihbarat örgütünün bilgileri dahilinde nasıl katledildiğini...

Ölümünün ardından asla gözümüzün önünden gitmeyecek bir sahne:Üzerine gazete örtülmüş cansız bedeni.Yüzükoyun uzanmış,ayakları dışarıda ve ayakkabılarının birinin altı delik!O her türlü güzelliği yok etmeye gücü yetecek kadar muktedir olanların çetesiyle hiç bir bağı olmadığının apaçık kanıtı.Bu deliği Dink'in ayağına sıkılmış bir kurşun olarak da değerlendirebiliriz.Konuşmaması için önce ayağına ,vazgeçmeyince kafasına kalleşçe sıkılmış bir demokrasi şehidi.Ama o, bizim de ayağımıza sıkılmış bir kurşun değil midir?Hakikatimize ait yolda yürümekte ısrar edersek ensemize bir kalleş kurşunu ile sona erecek trajik hikayemizin fotoğrafı değil midir bu?Bu tehdit,bu vicdansızlık,bu hoyrat güç gösterisi değil miydi "hepimiz ermeniyiz" sözünü hep bir ağzımızdan söyleten?...

Acaba AİHM'ye verilen o "savunma"yı yazanlar,hazırlayanlar ve gönderenler,o hükümet yetkilileri,böyle bir sözde savunmanın,Türkiye'nin alabileceği cezanın en üst sınırdan uygulanmasına neden olacak bir "yüzsüzlük abidesi" olduğunu bilmiyorlar mı?
Mutlaka biliyorlar.Yine de böyle bir savunma verilmesinin Türkiye'yi savunmak dışında hesaplı kitaplı bir nedeni olmalıdır.Fikrimce bu savunma,dışarıya değil,içeriye verilen bir mesajdır.O işkencesi polislere,o istihbarat şaklabanlarına,o katillerle eşgüdümlü emniyet mensuplarına,o hukukun evrensel ilkelerini bir kenara bırakıp cımbızla aldıkları cümlelerle aydınları infaz ederek nefret ve linç ordusuna katılan hakim ve savcılara...Onlara verilen bir mesajdır bu.Hükümet,"biz arkandayız" demek istemiştir onlara."Gönül rahatlığı ile insan haklarını infaz edebilirsiniz,biz sizi koruruz" demek istemişlerdir."Tazminatsa tazminat...Öder kurtuluruz,sonra da dilediğimiz gibi insan haklarının,adaletin,hukukun evrensel ilkelerinin ırzına geçebiliriz" demek istemiştir.

Şu sıralar bir Anayasa değişikliği arifesindeyiz.Meydanlar "insan hakları,hukuk,demokrasi " diye efelenip gözyaşları dökenlerin zırıltılarından geçilmiyor.O mangalda kül bırakmayan demokrasinin kasımpaşalı havarisine sormak gerekir:Bu ülkeyi evrensel hukuk standartlarına çekme iddianda gerçekten samimi isen,neden sorumlu olduğun bakanlığın böyle bir savunma vermesine göz yumuyorsun?Herkesin fikir birliğinde olduğu en kral değişiklikler yapılsa bile,bunların tavizsiz uygulanacağı garantisini verecek misin?Türkiye tazminata mahkum edilince bunu vatandaşların vergileri ile finanse etmek yerine,o hakimlerin,savcıların,emniyet ve güvenlik görevlilerinin,istihbarat şeflerinin,valilerin cebinden alabilecek misin?Türkiye'nin utanç belgesi olan o davalar karşısında yüzünü kızartıp samimi bir şekilde Türkiye adına özür dileyecek misin?Sorumluların bildiklerini okumalarına dur diyebileck misin?...

Türkiye uzun yıllar önce Avrupa insan hakları sözleşmesini imzalamakla kalmayıp AİHM'nin yargılama yetkisini kabul etmiş.Üstelik bunu bir anayasa ilkesi haline getirmiş.Getirmiş de ne olmuş?Türkiye'nin mahkumiyetleri o denli çok,kötü sicili o denli kabarık ki,aslında T.C. Devletinin fiiliyatta insan haklarından anladığı şudur:"İstediğim zaman insan haklarının ırzına geçerim.Cezası ne ise,öderim!

Vatandaşlar adına bir başvuru mu yapsak AİHM'ye?Türkiye'nin hazinesinden ödenmiş tazminatların insan haklarını çiğneyenlerden alınıp vergi veren bütün vatandaşlara iadesi için...