Pasolini’nin Cesedi ve Özgürlüğün Karanlık Aynası

 



Perdenin Parlak Işığı: Bedenin Bayramı

O akşam, bir film festivalinin o kendine has, steril atmosferindeydik. Sinema salonunun loşluğu, perdeden yansıyan o grenli ama hayati enerjiyle dolu ışıkla yıkanıyordu. Pier Paolo Pasolini’nin “Canterbury Öyküleri” (I racconti di Canterbury) dönüyordu. Pasolini, ortaçağ İngiltere’sinin o kaba, saba ama bir o kadar da yaşama sevinciyle dolu hikayelerini, bedenin ve cinselliğin bir tür şölenine dönüştürmüştü. Benim için o an izlediğim şey, sadece bir film değil, bir tür "beden ütopyası"ydı.

Pasolini, "Hayat Üçlemesi" (Dekameron, Canterbury Öyküleri ve Binbir Gece Masalları) boyunca bedeni; modernitenin, sanayileşmiş toplumun ve o boğucu ahlakçılığın elinden alıp, ona kadim bir özgürlük iade ediyordu. Perdedeki figürler, arzularını sanki dünyanın ilk günüymüş gibi, hiçbir sınıfsal suçluluk ya da ahlaki yük taşıyormuşçasına yaşıyorlardı. Pasolini’nin kamerasında et kutsaldı; sistemin henüz köleleştiremediği, metalaştıramadığı son kaleydi. O an zihnimde uyanan düşünce şuydu: Özgürlük, bedenin kendi hakikatine dönmesi, her birimizin kendi arzularımızın mutlak öznesi olabilmesiydi. Pasolini’nin bu ütopyası bana inanılmaz derecede parlak, sarsılmaz ve hayati gelmişti.

Ancak sanatın sunduğu o estetik güvenliğin dışına çıktığımızda, hayatın bizi nasıl bir pusuyla beklediğinden habersizdik.

Sokağın Çıplaklığı: Bir "Atık" Olarak Beden

Sinema salonundan çıktığımızda, festivalin yarattığı o entelektüel sarhoşluk henüz üzerimizdeydi. Ama bir noktada, kalabalığın olağan dışı bir biçimde biriktiğini gördük. Bir çöp bidonunun etrafında, merakla ama sessizce bekleyen insanlar vardı. İnsanın doğasındaki o karanlık merak, yanımdaki arkadaşımla beni de o kalabalığa doğru çekti. İnsanlar bakıyordu, görenler bir başkasına fısıldıyor, herkes o metal yığınının içinde sanki dünyanın sonunu görmüş gibi donup kalıyordu.

Bakınca ne olduğunu anladık. Pasolini’nin perdede kutsadığı o "beden", o "hayat kaynağı", şimdi bir çöp bidonunun dibinde, her türlü anlamdan ve kutsiyetten soyulmuş bir biçimde duruyordu. Yeni doğmuş ya da bir kürtajla erkenden dünyadan koparılmış bir bebek cesedi...

O an, az önce izlediğimiz o parlak ütopyanın, sokağın sert ve vahşi gerçekliği karşısında nasıl un ufak olduğunu hissettim. Pasolini’nin kamerasının kutladığı o "ten", burada bir "atığa" dönüşmüştü. Bir yanda sanatsal bir zirvenin sunduğu özgürleşmiş cinsellik, diğer yanda aynı biyolojik sürecin trajik, terk edilmiş ve yok sayılmış bir sonucu. Bu, zihnin bir gün içinde yaşayabileceği en sert ve sarsıcı kırılmalardan biriydi. Perdede "özne" olan beden, sokakta en ağır "nesneye" dönüşmüştü. Özgürlüğün sınırsızlığından bahsedilen bir günün sonunda, o özgürlüğün en sessiz ve en savunmasız kurbanıyla burun buruna gelmiştik.

Salò’nun Gölgesi: Arzunun Patolojisi

Burada durup Pasolini’nin filmografisindeki o keskin virajı hatırlamamak imkansız. Pasolini, "Hayat Üçlemesi"ndeki o neşeli beden kutlamalarından hemen sonra, kariyerinin ve hayatının son noktası olan **"Salò ya da Sodom’un 120 Günü"**nü çekmişti. Neden? Çünkü o da fark etmişti; arzunun o parlak, neşeli yüzünün hemen arkasında, iktidarla birleştiğinde canavarlaşan karanlık bir taraf vardı.

Ancak Pasolini için bir fark vardı: O, Salò’da sergilediği o korkunç işkenceleri, bedenin metalaşmasını ve dışkılaştırılmasını, "halkın" ya da "saf bedenin" bir parçası olarak görmüyordu. Ona göre bu karanlık, burjuvazinin ve faşizmin çürümüşlüğüne özgü bir belirtiydi. Arzuyu bir tüketim nesnesine dönüştüren, onu iktidarın bir aracı haline getiren "onlardı". Pasolini, feodalizmin kalıntılarında ya da burjuva salonlarının kapalı kapıları ardında yaşanan bu sapkınlığı, modern tüketim toplumunun (neokapitalizmin) yeni faşizmi olarak kodluyordu.

Onun gözünde "saf halk", bu kirlenmeden azadeydi. Fakat o gün o çöp bidonuna bakan bizler, Pasolini’nin göremediği ya da görmek istemediği bir şeyi görüyorduk: O "karanlık taraf", sadece burjuva salonlarına hapsolmuş bir patoloji değildi. Sokağın en dibine, en savunmasız anlarına kadar sızmıştı. Pasolini, arzunun karanlığını "sistemin bir hatası" sayarken; sokaktaki o bebek cesedi, arzunun "sorumluluktan azade" kılınmasının evrensel ve sınıflar üstü trajedisiydi.

Pasolini ve "Gariban" Mitolojisi

Pasolini, kendisini Marksist sayan ama her adımında yerleşik dogmalarla çatışan, çelişkili bir entelektüeldi. 68 isyanına mesafeli duruşuyla meşhurdur. Valle Giulia çatışmalarından sonra yazdığı o ünlü şiirinde, polisi desteklemişti. Neden mi? Çünkü ona göre toplumu protesto eden öğrenciler "küçük burjuva" kökenli şımarık çocuklardı; onları coplayan polisler ise kırsaldan gelmiş, ayda üç kuruşa talim eden "gariban halk çocuklarıydı".

Pasolini’nin bu "garibanlara" duyduğu şefkat, sadece politik bir tercih değildi; o, bu insanların "büzüşük benliklerinde", modern sistemin henüz kirletemediği, kutsal bir ilkellik bulduğunu sanıyordu. Eşcinsel arzularını da bu "gariban halk çocuklarıyla" yaşıyordu. Belki de bu şefkati, devrimci doğasının bir uzantısıydı. Ancak hayat, Pasolini’ye o meşhur "faturayı" en ağır şekilde kesti. 1975’te Ostia sahilinde, hayran olduğu o "gariban" çocuklardan biri tarafından başı taşla ezilerek öldürüldü.

Pasolini kadar derin bir entelektüelin, hayranlık duyduğu bu insanların gözlerindeki nefreti görmediğini söylemek onu hafife almaktır. O, muhtemelen o aynada yansıyan nefreti ve kendi sonunu görüyordu. Ama o, bu şiddeti bile belki de burjuvazinin bu çocukların ruhunda yarattığı bir hasar olarak görüp, sorumluluğu yine "sisteme" yüklemeyi seçmişti. Kendi özgürlüğüne ait o sınırla, bir sahil kasabasının karanlığında, en acı şekilde yüzleşti.

Özgürlüğün Ekonomisi: Faturayı Kim Öder?

Ben daima özgürlüklerden yana oldum. Ama birine ait özgürlüğün faturasını bazen bir başkası ödeyebiliyor. Pasolini’nin ütopyasında herkes özneydi; kimse kimsenin yükümlülüğü altında değildi. Ama gerçek hayat, nadiren böyle bir asimetrisizlik sunar bize.

Çöp bidonundaki o bebek cesedi, aslında bir "özgürlük faturası"ydı. Birilerinin, sorumluluktan azade edilmiş bir haz arayışının faturası... Birinin keyfine hizmet etmek için diğeri kendini nesneleştirir. Karşılığında bir beklentisi vardır çünkü. Ancak o beklenti, "keyfi özgürlük" arayan kişi için her zaman rahatsız edici bir yükümlülüktür. İnsanlar, sorumluluk almadan özgür olmak istediklerinde, o sorumluluk bir yerlerde birikir ve sonunda bir çöp bidonunun dibinde karşımıza çıkar.

Bunu muhafazakar bir hayatın gerekçesi yapmak istemem. Ancak şuna dikkat çekmek isterim: İnsanların gerçekten "özgürce" davranabildiği bir dünya çoğunlukla bir şans ya da tesadüftür. Güç dengelerinin bu kadar bozuk olduğu bir dünyada, birinin özgürlüğü çoğu zaman bir başkasının sessizliğine ya da nesneleşmesine dayanır.

Hayal Gücü: Özgürlüğün Tek Hakiki Temeli

Burada asıl mesele, özgürlüğü neyle karıştırdığımızdır. Hayatım boyunca pek çok "şehvet düşkünü" insan tanıdım. Onlarda beni en çok şaşırtan şey, hayal güçlerinin korkunç bir biçimde eksik oluşuydu. Ve daha da kötüsü, bu hayal gücü eksikliğini bir tür "kurnazlık" ya da "zeka emaresi" sayıyorlardı. Hayatı sadece anlık güdülerin tatmini olarak gören bu kişiler, aslında birer mahkumdur; içgüdülerinin mahkumu.

Bence hayal gücünden yoksun bir özgürlük yoktur. Hayvani kör içgüdüler, özgürlük arzusu ile karıştırılmamalıdır. Özgürlük fikri hayal gücünden doğar. Neden mi? Çünkü hayal gücü, kendi ayna imgesinin "ötekinde" saklı olduğunu bilen tek yetimizdir. İnsan, ötekini bir nesne olarak değil, kendi eksikliğini tamamlayacak, kendini kendisine yansıtacak bir "özne" olarak hayal edebildiği sürece gerçekten özgürdür.

Bunu saklayan kişiyle bir araya gelmek, asla tam bir doyum sağlamaz. Gerçek özgürlük, o aynaya bakma cesaretidir. Ve tam da bu nedenle özgürlük, insana bedel ödetir. İnsanı sarp yollara, zahmetli yokuşlara sürükler. Çünkü insan kendini başkalarında ararken, aslında bulduğu şey kendi kimliğidir. O kimlik ise, başkasının üzerindeki sorumluluğumuzla inşa edilir.

Sonuç: Liyakat Olarak Özgürlük

Pasolini, o gece Ostia'ya giderken belki de kendi kimliğini o "gariban" çocukların ellerinde bulacağını biliyordu. O acı yüzleşme, onun için özgürlüğün nihai sınırıydı. Çöp bidonunun başında bekleyen bizler için ise o manzara, estetiğin bittiği ve hayatın başladığı o dehşet verici sınır çizgisiydi.

Özgürlük, canının istediğini yapmak değildir; özgürlük, canının istediği şeyin bir başkasında yaratacağı hasarı hayal edebilme ve bu hasarın sorumluluğunu üstlenme yetisidir. Hayal gücü olmayanların dünyasında özgürlük, sadece birer "çöp" üretir. Gerçek özgürlük ise ancak bir başkasının gözünde kendi yansımamızı gördüğümüz o zahmetli yolda bulunur.



Yorumlar