İçerideki Kıyamet: Bilincin Kapanışı ve Isıl Ölümün Eşzamanlılığı
İnsan aklı, kendi varoluşunun sınır taşlarına vardığında iki farklı kapının eşiğinde durur: Biri, dışarıdan bakan gözün ölçülebilir, tartılabilir ve parçalanabilir nesneler dünyası; diğeri ise içeriden konuşan öznenin o benzersiz, paylaşılamaz ve devredilemez deneyim alanı. Pozitif bilimin laboratuvar önlüğü giymiş soğuk bakışı, insanı bir organizma olarak masaya yatırır. Bu masada ölüm son derece sıradan, mekanik ve biyokimyasal bir tasfiyeden ibarettir: Nöronal ateşlemelerin durması, hücre zarındaki potansiyel farkların sıfırlanması, mitokondrinin ATP üretimini kesmesi ve dokuların çevreyle termodinamik bir dengeye girerek çürümesi. Dışarıdan bakan için sahne basittir; bir aygıt bozulmuş, bir reaksiyon sönmüş, bir canlı kendi maddesini doğanın genel döngüsüne iade etmiştir. Ne var ki, felsefenin ve insanın asıl trajedisi bu masanın üzerinde değil, masada yatanın kendi iç koordinatlarında başlar. Çünkü bilim organizmanın ölümünü eksiksiz tarif edebilirken, bilincin nereye git...