Kayıtlar

Zamanın Şantiyesi ve Ruhu

Resim
  Zamanı, saatin kadranına tıkılan pirinç dişlilerden ibaret sanırız. Oysa takvimler, zamanın cesedini ölçer ancak. Dün, toprağa verilip üzeri örtülmüş bir ölü değildir; yarın ise sisler arkasından üzerimize doğru yürüyen çehresiz bir hayalet... Gelecek, kendiliğinden kapımızı çalan edilgen bir vaktin adı değil; bugünün tozlu, gürültülü şantiyesinde avuçlarımızla yükselttiğimiz mimarî bir inşadır . Ve hiçbir gökdelen, harcı aralıksız karılan canlı bir temel olmaksızın uzayamaz göğe. Bugün dediğimiz o daracık eşik; geçmişin tortusuyla geleceğin çekim gücünün öylece el sıkıştığı pürüzsüz bir düzlük değildir. Bugün, her mikro salisede bu iki devasa nehrin göğüs göğüse geldiği, kayaların ufalandığı, köpüren bir çarpışma yatağıdır . [ GEÇMİŞ ] ───(Süre / Kartopu)───► │ 💥 [ BUGÜN ] ───► [ GELECEK ] (Çarpışma / İnşa) (Mimari Tasarı) ...

Sümela Manastırı: Tanrı’ya Yakın, Dünyaya Uzak

Resim
  Sümela Manastırı’na aşağıdan bakınca insanın aklına ilk gelen soru mimariyle ilgili değildir aslında: İnsan neden gidip de buraya yerleşir? Altındere Vadisi’nin yüzlerce metre yukarısındaki sarp kayalığa tutunmuş bu yapı, bugünün insanına neredeyse hayatı bilerek zorlaştırmak için seçilmiş bir yer gibi görünür. Oysa belki de onu anlamanın yolu soruyu tersine çevirmektir: Ya insanlar hayatı zorlaştırmak için değil, zaten yeterince zor olan hayattan uzaklaşmak için buraya çıktılarsa? Rivayetle Tarihin Karıştığı Sis Sümela’nın kuruluşu rivayetlerle tarihin birbirine karıştığı bir sisin içinde başlar. Gelenek, 4. yüzyılda Atina’dan gelen Barnabas ve Sophronios adlı iki keşişin Meryem Ana’ya ait olduğuna inanılan bir ikonanın izini sürerek buradaki mağaraya ulaştıklarını anlatır. İkonanın Aziz Luka tarafından yapıldığına, mucizevi biçimde bu dağa geldiğine inanılmıştır. Tarihçinin elindeki daha sağlam izler ise bizi çok daha sonraya, özellikle Trabzon Komnenosları dönemine götürür...

Anıtkabir’de Kırılan Diplomatik Gelenek ve Pervasızlaşan Hegemonya

Resim
  Tarih, çoğu zaman büyük ve gürültülü deklarasyonlarla değil, sessizce geçiştirilen detayların, görmezden gelinen simgelerin boşluğunda yazılır. ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye ziyareti kapsamında Anıtkabir programını iptal etmesi, siyasetin sığ sularında yüzenler için basit bir "zamanlama sorunu" veya "kişisel bir tercih" gibi görünebilir. Ancak uluslararası ilişkilerin ve hegemonik inşanın o derin, karanlık okyanusuna bakmayı bilenler için bu, sıradan bir program değişikliği değildir. Bu, Türkiye için keskin bir kırılma noktası ve küresel sistemdeki yeni pervasızlığın açık bir ilanıdır. Geçmişe dönüp baktığımızda, tablonun ne kadar net olduğunu görürüz. Eisenhower’dan bu yana Türkiye’ye adım atan her ABD Başkanı; George H.W. Bush, Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama, o mozoleye doğru yürümüş, o çelengi bırakmış ve Anıtkabir Özel Defteri'ne diplomasi tarihinin nezaket ve müttefiklik kodlarını kendi elleriyle yazmışlardır. Bu bir lütuf değil, yerle...

Masumiyetin Küresel Pazarı: Kriz Dönemleri, Organize Suçlar ve Çocuk Sömürüsünün Anatomisi

Resim
  İnsanlık tarihi, trajedilerin ve bu trajedilerden doğan karanlık anlatıların tarihi olarak da okunabilir. Toplumlar, kitlesel olarak yaşadıkları büyük yıkımları, savaşları, salgınları veya doğal afetleri çoğu zaman kolektif hafızalarında işlemek için mitlere ve masallara başvururlar. Ancak bu masalların satır araları incelendiğinde, genellikle insanlığın en karanlık gerçeğiyle karşılaşırız: Masumların, özellikle de çocukların korunmasızlığı ve sömürülmesi. Bugün küreselleşen dünyada, kriz anlarında ortaya çıkan çocuk ticareti ve organize suç ağları, geçmişin bu karanlık masallarının günümüzdeki somut ve dehşet verici karşılıklarıdır. Efsanelerin Karanlık Kökleri: Korunmasız Çocuklar Klasik halk anlatılarının pek çoğu, aslında dönemlerinin sosyo-ekonomik buhranlarını ve çocukların uğradığı trajedileri gizler. Örneğin, Orta Çağ Avrupası’nda geçen pek çok hikaye, kıtlık zamanlarında aileleri tarafından ormana terk edilen, köle olarak satılan ya da organize yapılar tarafından kaçırıl...

Yalnızlığın Ekonomi Politiği

Resim
  Kader Değil, Tarihsel Bir İnşa Yalnızlık çoğu zaman insanın içine doğduğu, kaçınılmaz ve değişmez bir yazgı gibi düşünülür. Doğarız, büyürüz, kalabalıklara karışırız, severiz, kaybederiz ve en sonunda kendi içimizin sessiz, loş odasında yapayalnız kalırız. Bu anlatıda elbette ki ontolojik bir hakikat payı vardır; insanın kendine ait, başkasına bütünüyle devredilemeyen, paylaşılamaz bir iç alanı daima bulunur. Fakat yalnızlığı yalnızca bu varoluşsal ve melankolik çerçeveye hapsetmek, onun toplumsal, ekonomik ve sınıfsal olarak nasıl üretildiğini görmemizi engeller. Çünkü herkes aynı biçimde, aynı şartlar altında yalnız değildir. Yalnızlık, sınıflar arasında eşit dağılmış homojen bir kader değil; üretim ilişkileri, mülkiyet düzeni, emek rejimi ve toplumsal dayanışma biçimleri tarafından anbean şekillendirilen tarihsel bir deneyimdir. İdeolojik Bir Perde Olarak "Evrensel Yalnızlık" Yalnızlığın evrensel ve mutlak bir insanlık hali gibi sunulması, çoğu zaman mevcut sistemin kusu...

Kızgın Sac Üzerinde Ritim Tutmak: Hakikatin Gerçeküstü Çilesi

Resim
Arada bir ailemle  geçtiğimiz  bir hiper market koridoru, bugün   hayatımın orta yerine açılmış bir uçuruma dönüştü.  Elimde  en gündelik ihtiyaçlar, zihnimde  pazar gününün o görece sakin huzuru varken, bir rafın başında o suretle burun buruna geldim: Hayatıma, hakikatime ve en temel varoluşsal doğrularıma  karşı "yalanı" bir zırh gibi kuşanmış, bir mahkeme tutanağında masumiyetimi kirletmeye yeltenmiş o figürle. Mahkemede aleyhime yalancı tanıklık etmiş o kişiyle. O an, marketin parlak ışıkları aniden soldu  ve kendimi, zemini ayağımın  altından kaymış, dibi görünmez bir çukurun içinde buluverdim. Bu, sadece talihsiz bir karşılaşma değildi; bu, bir insanın, sistemin en kirli ve en hantal dişlilerinden biriyle yaşadığı o sarsıcı, soğuk ve çıplak yüzleşmeydi. Bu karşılaşmanın zihinde yarattığı o keskin, kırmızı öfke, sadece o şahsa yönelik tekil bir kızgınlık değildi. O şahıs, aslında daha büyük, daha hantal ve daha acımasız bir mekanizm...

Fareli Köyün Kavalcısı'nın Sakladığı Kan Donduran Gerçek

Resim
  Masalların Karanlık Yüzü: Fareli Köyün Kavalcısı'nın Sakladığı Kan Donduran Gerçek Çocukluğumuzda hepimize anlatılan o meşhur masalı hatırlarsınız: Kasabayı istila eden fareleri sihirli kavalıyla nehre döküp boğan, ancak kasaba halkı vaat ettiği altını vermeyince bu kez aynı melodiyi çalarak kasabanın tüm çocuklarını peşine takıp dağa götüren o rengarenk giysili gizemli adam. Fareli Köyün Kavalcısı, yıllarca bana sözünde durmanın önemini anlatan, biraz ürkütücü ama sonuçta "sadece bir masal" olan bir metindi. Ta ki bu hikayenin Almanya'nın Hamelin kasabasında yaşanan ve tarihi kayıtlara geçmiş gerçek bir trajediye dayandığını öğrenene kadar. Bu gerçeği fark ettiğimde içimi kaplayan o rahatsız edici his, beni derin bir okuma ve araştırma sürecine itti. Masalın o masum perdesini araladıkça, altından tarihsel, ekonomik ve sosyolojik boyutuyla kan donduran bir insanlık dramı çıktı. Ve açıkçası, masalı yeniden okuduğumda bana gizlice fısıldadığı şey, zihnimde dehşet veri...