Küresel Hegemonyanın Değişen Geometrisi

 Tarihin Fabrika Ayarları / Doğu’nun Mutlak Ekonomik Hegemonyası.



İnsanlık tarihinin son 200 yılını bir kenara bırakırsak, dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin her zaman "Doğu" olduğunu görürüz. Bugün "Batı’nın yükselişi" olarak adlandırdığımız süreç, aslında binlerce yıllık bir Doğu üstünlüğünün üzerine inşa edilmiş kısa bir parantezdir. İlk Çağ’dan Orta Çağ’ın sonuna kadar küresel ekonominin "fabrika ayarları", Çin ve Hindistan’ın üretim gücü ile İslam dünyasının ticari köprü vazifesi üzerine kuruluydu.

Dünyanın Atölyesi: Çin ve Hindistan

Rönesans öncesi dönemde, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) dağılımı bugün bildiğimizden çok farklıydı. Angus Maddison’ın tarihsel istatistiklerine göre, MS 1000 yılında Hindistan ve Çin, dünya ekonomisinin %50’sinden fazlasını tek başına temsil ediyordu. Bu üstünlük sadece nüfus kalabalığından değil, teknolojik bir liderlikten kaynaklanıyordu. Çin, Song Hanedanlığı döneminde (960-1279) demir-çelik üretiminde, matbaada, barutta ve pusulada Avrupa’nın yüzyıllarca önündeydi. Hatta birçok tarihçi, Çin’in o dönemde bir "Proto-Endüstriyel" devrimin eşiğinde olduğunu savunur.

Hindistan ise tekstil üretiminde dünyanın tartışmasız lideriydi. Hint pamukluları (calico ve müslin), Roma Senatosu’nda "altın karşılığı satılan lüksler" olarak tartışılıyor, Batı dünyasının değerli madenlerini bir sünger gibi Doğu’ya çekiyordu. Batı, bu dönemde Doğu için sadece bir "hammadde tedarikçisi" ve "çevre ekonomi" (periferi) konumundaydı.

İpek ve Baharat Yolları: Statünün Geometrisi

Doğu ile Batı arasındaki ilişki, sadece bir mal değiş tokuşu değildi; bu bir "değer transferi" sistemiydi. Bu sistemi ayakta tutan iki ana damar vardı: İpek Yolu ve Baharat Yolu. Ancak bu yolların üzerinde mal taşımak, bugünkü lojistik anlayışıyla açıklanamaz. Bir ipek rulosunun Chang'an'dan (Xi'an) çıkıp Venedik’e ulaşması bazen iki yıl sürüyordu. Yol boyunca yaşanan haydut saldırıları, çöller, salgın hastalıklar ve siyasi istikrarsızlıklar, malın fiyatına devasa bir "risk primi" ekliyordu.

İşte burada "kademeli zenginlik akışı" devreye giriyordu. Zenginlik, sadece üretim merkezinde (Doğu) toplanmıyor; yol üzerindeki Sogdiyenler, Persler, Abbasiler ve Bizans gibi "aracı devletler" gümrük gelirleri üzerinden muazzam bir sermaye biriktiriyordu. Semerkant veya Bağdat gibi şehirler, sadece ticaret durakları değil, dünyanın "vergi toplama merkezleri" haline gelmişti.

Lüksün Sosyolojisi ve Batı’nın "Nakit Açığı"

Batı’nın Doğu ürünlerine olan tutkusu, ekonomik bir bağımlılıktan öte, kültürel bir saplantıydı. Baharatlar (karabiber, tarçın, zencefil) sadece yemek lezzetlendirmek için değil, Orta Çağ tıp dünyasının "yüksek teknolojili ilaçları" olarak görülüyordu. İpek ve porselen ise soyluluk ve medeniyetin birincil göstergesiydi. Pierre Bourdieu’nün "Sembolik Sermaye" kavramıyla açıklarsak; bir Avrupa asilzadesinin sofrasında porselen bulunması, onun "dünyanın öbür ucundaki emeğe hükmettiğinin" kanıtıydı.

Bu kültürel bağımlılık, Batı için kronik bir "ticari açık" demekti. Batı’nın Doğu’ya satacak katma değerli hiçbir ürünü yoktu. Sonuç olarak Avrupa, lüks tüketim malları karşılığında elindeki kısıtlı altın ve gümüşü sürekli Doğu’ya akıtıyordu. Plinius (Yaşlı Pliny), MS 1. yüzyılda bile Roma’nın Hindistan, Çin ve Arap yarımadasına her yıl yüz milyon sestertius (altın para) kaybettiğinden şikayet ediyordu. Bu, aslında 1000 yıl sürecek olan bir "ekonomik kanama"nın habercisiydi.

2: Geometrinin Bozulması / Coğrafi Keşifler ve Büyük Aracısızlaşma



yüzyıla gelindiğinde, Batı dünyası için "Doğu’ya mahkumiyet" artık bir sürdürülebilirlik krizine dönüşmüştü. İstanbul’un fethi (1453) ve Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’deki mutlak hakimiyeti, Avrupa’nın ipek ve baharata ulaşmak için ödediği "aracı payını" ve "gümrük vergisini" dayanılmaz bir seviyeye taşıdı. İşte bu nokta, küresel ekonominin geometrisinin alt üst olduğu andır.

Topolojinin Değişimi: Akdeniz’den Atlantik’e

Binlerce yıl boyunca dünyanın "süper otoyolu" olan Akdeniz, Coğrafi Keşifler ile bir anda "iç göl" haline geliverdi. Portekizli ve İspanyol denizcilerin okyanuslara açılma motivasyonu, tarih kitaplarının yazdığı gibi sadece "merak" değildi; bu, tarihin gördüğü en büyük "Aracısızlaşma" (Disintermediation) operasyonuydu.

Fernand Braudel’in meşhur "Maddi Uygarlık" analizinde belirttiği gibi, sermaye yön değiştirdiğinde sadece zenginlik değil, gücün tanımı da değişir. Vasco da Gama Ümit Burnu'nu dönüp Hindistan’a doğrudan ulaştığında, Venedikli tüccarların ve Osmanlı gümrük memurlarının "geometrik kalesi" yıkıldı. Artık mal, karadan duraklayarak değil, denizden "kesintisiz" ve "doğrudan" akmaya başladı.

Hız, Hacim ve Sermaye Birikimi

Deniz yolu, ticaretin hem hızını hem de hacmini radikal bir şekilde artırdı. Bir kervanın aylarca taşıyamayacağı yükü, tek bir kalyon (Galleon) çok daha kısa sürede ve çok daha düşük birim maliyetle Avrupa limanlarına indirmeye başladı. Bu, sermayenin daha önce görülmemiş bir hızla Batı’da yoğunlaşmasına yol açtı. Vasco da Gama’nın ilk seferinden döndüğünde elde ettiği kârın %3000 (yazıyla üç bin) civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu devasa kâr marjı, Avrupa’da bir "Sermaye Patlaması" yarattı.

Ancak bu sadece bir kâr meselesi değildi; aynı zamanda bir "enflasyon devrimi"ydi. Amerika kıtasının keşfiyle birlikte Potosi gibi devasa madenlerden Avrupa’ya akan gümüş, paranın değerini düşürdü. Tarihçilerin "Fiyat Devrimi" (Price Revolution) olarak adlandırdığı bu süreçte, Avrupa’da fiyatlar 150 yıl içinde %400 arttı. Bu durum, sabit gelirli feodal beylerin (toprak sahiplerinin) çöküşünü hızlandırırken, ticaretle uğraşan burjuvaziye tarihin kapılarını açtı.

Değerin "Uzaklık" ile İlişkisi

Coğrafi keşiflerle birlikte ürünlerin değeri, "ulaşım zorluğu"ndan ziyade "piyasa hakimiyeti" üzerinden belirlenmeye başlandı. Aracılar devreden çıkınca, Batı’nın elindeki altın ve gümüş artık Doğu’ya "akmıyor", Doğu’nun kaynaklarını "satın almak" için bir silah olarak kullanılıyordu. "Sermayenin dağılımına ilişkin geometri" artık küresel bir piramit halini alıyordu; piramidin tepesinde ise artık denizlere hakim olan Batılı güçler vardı.

3: Teknolojinin Finansallaşması / Yüzen Makineler ve İlk Borsalar

Teknolojinin ilk yoğunlaşma noktası, bugünkü "uzay yarışı"na benzer şekilde gemi inşasında gerçekleşti. 15. ve 17. yüzyıllar arasında bir kalyon, insanlığın üretebildiği en karmaşık, en pahalı ve en stratejik "teknolojik makine" idi. Bir geminin tasarımı; fizik, matematik, metalürji ve navigasyon bilimlerinin birleşiminden oluşan devasa bir Ar-Ge yatırımıydı.

Mühendislikten Finansa: Karavel ve Kalyon

Okyanusların devasa dalgalarına ve rüzgarın değişkenliğine karşı koyabilen derin omurgalı gemiler (Caravel ve Carrack), Batı’nın teknolojik üstünlüğünün ilk somut kanıtlarıydı. Ancak bu teknoloji o kadar pahalıydı ki, tek bir tüccarın hatta bazen bir kralın bile bu riski tek başına göğüslemesi imkansızdı. Teknoloji, beraberinde kendi "finansal yazılımını" yaratmak zorunda kaldı.

İşte bu sermaye ihtiyacı, Anonim Şirketleri (Joint-Stock Companies) doğurdu. 1602 yılında kurulan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC), tarihin ilk anonim şirketidir. Risk binlerce yatırımcıya bölündü; böylece sermaye "demokratikleşti" ve devasa bir yatırım havuzu oluştu. Eğer bir gemi batarsa, yatırımcı tüm servetini değil, sadece yatırdığı küçük bir miktarı kaybediyordu. Bu "risk paylaşımı", Batı’nın Doğu karşısındaki en büyük avantajı haline geldi.

Modern Borsa ve Sigortacılığın Doğuşu

Sermayenin bu şekilde "soyutlaşması" (hisse senetlerine dönüşmesi), bu hisselerin alınıp satılacağı bir pazarı, yani Borsayı zorunlu kıldı. Amsterdam Borsası, sermayenin "akışkanlığını" (likidite) tarihte ilk kez bu kadar yükseğe taşıdı. Artık yatırımcı, geminin Hindistan’dan dönmesini iki yıl beklemek zorunda değildi; hissesini borsada satıp nakde dönebiliyordu.

Aynı dönemde Londra’daki Lloyd’s kahvehanesinde temelleri atılan sigortacılık sistemi, "belirsizliği" matematiksel bir "istatistik" verisine dönüştürdü. Veriyi analiz ederek riski fiyatlandırmak, Batı’nın rasyonel ekonomik modelinin kalbi oldu. Madeni işlemedeki ustalık (Lidya’dan Venedik’e) artık yerini "veriyi ve riski işlemeye" bırakmıştı. Bu, Batı’nın Doğu’yu finansal olarak "çevrelemesi" sürecinin en kritik halkasıydı.

Hukuk ve Şirket Egemenliği

Bu finansal teknolojinin en önemli bileşeni ise "hukuk" idi. Batı, şirketi "tüzel bir kişilik" olarak tanımlayarak, sermayeyi bireylerin ömründen daha uzun ömürlü ve devletlerin müdahalesinden daha korunaklı bir hale getirdi. VOC gibi şirketler, kendi ordularına, kendi paralarını basma yetkisine ve kendi diplomatik ilişkilerini yürütme gücüne sahipti. Bu, tarihin gördüğü ilk "devlet içinde devlet" modeliydi ve Doğu’nun merkeziyetçi imparatorluk yapıları karşısında çok daha esnek, çok daha yayılmacı bir güç oluşturuyordu.

4: Büyük Kopuş / Sanayinin Yıkıcı ve Yaratıcı Gücü

Baharat ticareti Batı’ya muazzam bir ilk sermaye sağladı; ancak baharat bir noktadan sonra doygunluğa ulaştı ve lüks olma özelliğini kaybederek ucuzladı. Batı’nın Doğu üzerindeki kesin hegemonyasını kurması için "baharattan daha fazlasına" ihtiyacı vardı. İşte bu ihtiyaç, silahlardan çok daha yıkıcı olan Sanayi Devrimi'ni tetikledi.

Birim Maliyet Savaşı: Manchester Bengal’e Karşı

yüzyılın sonuna kadar Hindistan, dünyanın tekstil merkeziydi. Ancak İngiltere’deki buharlı dokuma tezgahları, Hintli bir dokumacının el emeğini "zaman ve maliyet" açısından geçersiz kıldı. Joseph Schumpeter’in meşhur "Yaratıcı Yıkım" (Creative Destruction) kavramı burada en acımasız haliyle çalıştı. Sanayi, sadece yeni bir üretim biçimi değil, aynı zamanda rakip üretim biçimlerini (Doğu’nun zanaat temelli ekonomisini) yok eden bir silahtı.

Sanayi ürünlerinin fiyatı o kadar radikal bir şekilde düştü ki, Batı artık Doğu’ya sadece kendi mallarını satmakla kalmıyor, Doğu’nun yerel endüstrilerini de "damping" ile iflas ettiriyordu. Bu, Doğu’nun kendi kendine yeterli dünyasının yıkılıp Batı’ya "hammadde bağımlısı" hale gelmesi demekti. Kenneth Pomeranz’ın "Büyük Kopuş" (The Great Divergence) olarak adlandırdığı bu süreçte, Batı ile Doğu arasındaki gelir uçurumu tarihte hiç olmadığı kadar açıldı.

De-endüstriyelleşme ve Bağımlılık Geometrisi

Sanayi ürünlerinin ucuzlatılması, Doğu’nun her yönüyle Batı’ya bağımlı hale gelmesi için stratejik bir zorunluluktu. Doğu (Osmanlı, Hindistan, Çin), artık dünya ekonomisinde "mamul madde üreten" değil, Batı’nın fabrikaları için "hammadde (pamuk, tütün, maden) sağlayan" bir periferi konumuna geriledi.

Batı, bu dönemde sadece hızı değil, aynı zamanda "Standardı" da belirledi. Demiryolları, telgraf hatları ve küresel ticaret hukuku, Batı’nın sanayi mamullerini Doğu’ya daha hızlı ulaştırmak ve oradaki hammaddeyi daha verimli çekmek için tasarlandı. Bu, sermayenin piramidini en tepeden aşağıya doğru yeniden inşa eden "kesin bir yıkım" süreciydi.

Küresel ekonomi, bu sonunda; Doğu’nun üretim üstünlüğünden, Batı’nın teknolojik, finansal ve sanayi hegemonyasına evrildi. Ancak bu hegemonya, beraberinde kontrolsüz rekabeti, aşırı üretimi ve sermayenin vatansızlaşmasını da getirdi. Bugün geldiğimiz nokta, işte bu "hiper-verimlilik" ve "sonsuz büyüme" odaklı kapitalist modelin fiziksel ve sosyal sınırlarına dayanmış olmasıdır.

5: Küresel Sarkaç ve Kapitalizmin Son Olay Ufku




Küresel ekonomi tarihi, beş asırlık Batı hegemonyasının ardından devasa bir sarkaç gibi başladığı yere, yani Doğu’nun kadim coğrafyasına geri dönüyor. Bu dönüş, sadece bir güç değişimi değil, sermayenin ontolojik bir dönüşümle köklerine rücu etmesidir. Çin, Batı emperyalizminin geçmişte kullandığı sömürgeci yöntemlerin aksine, dünyayı bizzat kapitalizmin kendi kurallarını kullanarak fethetti. "Batı’ya Batı’yı satarak" inşa edilen bu strateji, Çin’i tarihte görülmemiş bir ekonomik yerçekimi merkezine dönüştürdü. Ray Dalio’nun "Changing World Order" (Değişen Dünya Düzeni) analizlerinde belirttiği gibi, imparatorlukların döngüsel hakimiyeti artık Doğu lehine kalıcı bir hal alıyor. Batı’nın lideri konumundaki ABD ise, kendi yarattığı serbest piyasa modelinin kurbanı olmuş durumda; sermayeyi kendi topraklarında tutamıyor, üretim gücünü yeniden kazanamıyor ve gümrük duvarları gibi korumacı reflekslerle bu kaçınılmaz akışı durduramıyor. Sermaye artık vatansızlaştı ve Batı’nın kurumsal yapıları bu akışkanlığı kontrol edebilecek stratejik meşruiyetini yitirdi.

Bu sıkışmışlık karşısında Batı, hegemonyasını restore edebilmek için tüm umudunu Yapay Zeka (YZ) yarışına bağlamış durumda. Argüman oldukça net: Yapay Genel Zeka (AGI) ipini ilk göğüsleyen güç, diğer tüm aktörleri ekonomik, askeri ve biyolojik olarak saf dışı bırakacak mutlak bir "algoritmik egemenlik" kuracaktır. Ancak bu beklenti, kapitalizmin içsel çelişkileriyle çarpışan trajik bir seraptan ibarettir. Kapitalist model, doğası gereği sürekli büyüme ve kitlesel tüketim döngüsüne muhtaçtır. Oysa YZ, üretimi otonomlaştırıp verimliliği astronomik seviyelere taşırken, aynı zamanda bu malları satın alacak olan "maaşlı insanı" üretim süreçlerinden dışlıyor. İşsizliğin kitleselleşmesi, üretimin devasa arttığı ama alıcının yok olduğu bir "bolluk paradoksu" yaratıyor. Shoshana Zuboff’un **"Gözetim Kapitalizmi"**nde belirttiği veri odaklı bu yeni evre, sistemin temelindeki "ihtiyaç-tüketim" dengesini geri dönülemez şekilde bozuyor.

Fiyatların kontrolsüz rekabet ve dampinglerle sıfıra yaklaştığı bu tablo, aslında kapitalist egemenliğin sürdürülemezliğinin en somut kanıtıdır. Teknolojik üstünlük, sistemi onarmak bir yana, onun yapısal kırılganlığını ve insani değerlerden kopuşunu hızlandıran bir katalizör işlevi görüyor. Piramidin tepesindeki teknolojik ve finansal yoğunlaşma o kadar ağırlaştı ki, geniş halk kitlelerinden oluşan taban artık bu yükü taşıyamıyor. Gelinen noktada kriz, ancak mülkiyetin, emeğin ve değerin tamamen yeniden tanımlandığı, alıcı ile satıcıyı borsa spekülasyonlarından uzaklaştıran yeni bir küresel modelle aşılabilir. Aksi takdirde, YZ’nin sunduğu bu "hiper-verimlilik", kapitalizmin kendi kendini imha ettiği nihai bir sistem hatasına dönüşecek ve piramit, kendi ağırlığı altında ezilecektir. Sürdürülebilirlik artık bir tercih değil, bu teknolojik tıkanıklığın içinden çıkabilmek için kapitalist modelden vazgeçmeyi gerektiren zorunlu bir sondur.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahtapotun Yalnızlığı ve Kolektif Bilgelik: Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmak

VERESİYE SATAN PEŞİN SATAN..

🪲 Bok Böceği: Microcosmos’un Sisifos’u