Kızgın Sac Üzerinde Ritim Tutmak: Hakikatin Gerçeküstü Çilesi


Arada bir ailemle  geçtiğimiz  bir hiper market koridoru, bugün   hayatımın orta yerine açılmış bir uçuruma dönüştü.  Elimde  en gündelik ihtiyaçlar, zihnimde  pazar gününün o görece sakin huzuru varken, bir rafın başında o suretle burun buruna geldim: Hayatıma, hakikatime ve en temel varoluşsal doğrularıma  karşı "yalanı" bir zırh gibi kuşanmış, bir mahkeme tutanağında masumiyetimi kirletmeye yeltenmiş o figürle. Mahkemede aleyhime yalancı tanıklık etmiş o kişiyle. O an, marketin parlak ışıkları aniden soldu  ve kendimi, zemini ayağımın  altından kaymış, dibi görünmez bir çukurun içinde buluverdim. Bu, sadece talihsiz bir karşılaşma değildi; bu, bir insanın, sistemin en kirli ve en hantal dişlilerinden biriyle yaşadığı o sarsıcı, soğuk ve çıplak yüzleşmeydi.


Bu karşılaşmanın zihinde yarattığı o keskin, kırmızı öfke, sadece o şahsa yönelik tekil bir kızgınlık değildi. O şahıs, aslında daha büyük, daha hantal ve daha acımasız bir mekanizmanın, "adliye" denen o devasa ve ruhsuz makinenin küçük, değersiz ama işlevsel bir parçasıydı. İşte tam o noktada, zihnin loş koridorlarında yankılanan o eski ve yorgun soru uyandı: Hukuk ve Adalet, gerçekten aynı dili mi konuşur? Ne yazık ki, hayatın sert pratiği bize bu iki kavramın bazen birbirine en uzak kutuplar olduğunu acı bir biçimde fısıldadı. Hukuk, teoride olmasa bile pratikte ; güç sahiplerin elinde soğuk, ruhsuz  ve bazen de ustaca kurgulanmış yalanlar silsilesi haline gelen bir kavramdır; Adalet ise ruhun arzuladığı, vicdanın nefes alabildiği o mutlak dengedir. Ve bizler, bu ikisi arasındaki o derin uçurumda gerilmiş bir ipin üzerinde yürümeye çalışan, düşmemek için çabalayan canbazlarız.


İnsanı asıl yoran ve ruhunu kemiren şey, uğradığı haksızlığın kendisinden ziyade, o haksızlığı bertaraf etmek için içine itildiği "masumiyetini kanıtlanma" sürecidir. Bir yalanın isli gölgesini üzerinizden atmak için aylarınızı, yıllarınızı o soğuk ve havasız koridorlarda harcamak zorunda kalmak, modern insanın uğrayabileceği en sofistike, en ağır cezadır. Mahkeme henüz nihai bir hüküm vermemiştir, mühür henüz basılmamıştır ama süreç, başlı başına bir infaza, bir ömür törpüsüne dönüşmüştür bile. Zamanınızdan, zihinsel berraklığınızdan ve yaşama sevincinizden çalınan her saniye, o yalanın hanesine yazılan karanlık bir zaferdir. Bu açıdan bakıldığında, adaletin tecelli edeceği o çok uzak gelecek, bazen sadece bir teselliden, bir seraptan ibaret görünür. Çünkü geri gelmeyecek olan o kayıp yıllar, gerçek adaletin hiçbir zaman tam manasıyla sağlanamayacağının, gidenin yerine hiçbir hükmün konulamayacağının sessiz ve vakur kanıtıdır.


Hayatın kendisi, aslında hepimizin üzerinde yürüdüğü kızgın bir sacdır. Kimimiz bu sacın sıcaklığını daha derinden, etini kavuran bir sızıyla hisseder; kimimiz ise sadece üzerinden hızlıca geçer. Ama bir kez haksızlığın o karmaşık çarkına kapıldığınızda, o sacın harareti artık teorik bir bilgi değil, her adımda canınızı yakan bir fiziksel gerçektir. Toplumda "başarılı", "dingin" ya da "yolunda" olarak gördüğümüz insanlar, aslında ayakları hiç yanmayan şanslı azınlık değil; o kızgın sacın üzerinde en iyi ritmi tutturmuş olanlardır. Onlar, sistemin o saçma, mantık dışı ve yakıcı doğasını kabullenip, zıplama ritmini bir hayatta kalma sanatı haline getirenlerdir. Ancak bu ritim, o yalancı şahidin sureti gibi bir tetikleyiciyle bir kez bozulduğunda, o meşhur "tehdit algısı" devasa bir gölge gibi büyür. İnsan, her adımda daha çok yanmaya, dengesini kaybetmeye ve o gerçeküstü boşluğa daha çok çekilmeye başlar.


Burada asıl trajedi, sistemin bu akıl almaz ve çoğu zaman gerçeküstü işleyişinin, onu yönetenler için "normal" ve sıradan bir rutin haline gelmiş olmasıdır. Güç sahipleri, o devasa çarkları döndürürken çıkan o rahatsız edici gıcırdayışı duymazlar; çünkü onlar için o ses, sistemin çalıştığının kanıtıdır. Ta ki o çarkın dişlileri arasına, günün birinde kendi elleri ya da sevdikleri sıkışana dek. O an, o zamana kadar son derece "normal" ve "gerekli" gördükleri o sert güç kullanımı, birdenbire onların da içine düştüğü, çıkışını bulamadıkları bir "gerçeküstü çukur" haline gelir. Eskilerin "etme bulma dünyası" dediği o tuhaf ve gecikmeli denge, aslında hayatın kendi içindeki ironik adalet anlayışıdır; ancak bu denge çoğu zaman ruhlar çoktan yorulduktan sonra kurulur.

​Dünyayı Kafka’nın gözünden görmek ve her olayda o perspektifi hissetmek, modern insanın sırtındaki en ağır küfedir. Bu bakış açısı; iyileşmeyen, hep marazlı kalan, herkesin hem suçlu hem mağdur, hem fail hem kurban olduğu iflah olmaz bir dünyaya tekabül eder. Joseph K.’nın o tozlu ve karanlık koridorlarda beyhude bir umutla aradığı ama asla ulaşamadığı o "çıkış" kapısı, aslında her birimizin içindeki o saf hakikat arayışıdır. Sığındığımız her şey; bir sazın gövdesinden dökülen o tanıdık tını, bir çocuğun dünyadaki tüm kötülüklerden azade olan gülüşü ya da bir kitabın satırları arasındaki sessizlik, aslında bu boğucu ve Kafkaesk atmosferden bir anlığına nefes alabilme çabasıdır. Bu sığınaklar, bizi o "dava"nın soğukluğundan çekip alan yegane gerçeklik adalarıdır.

​Sonuçta, o sıradan market rafının önünde aniden içimde  patlak veren o öfke dalgası, beni  sistemin o kadim, haksız ve absürt köklerine kadar götürdü. Kızgın sac üzerinde zıplamaya ve ritmimizi bulmaya çalışırken acı bir şekilde anladım  ki; asıl mesele artık o yalancı şahitle yüzleşmek ya da o bitmek bilmeyen davanın sonucu değildir. Asıl mesele, bu kolektif boğuntunun içinde kendi içsel pusulamı kaybetmemek, o gerçeküstü dünyanın bebi kendi sığlığına ve çirkinliğine benzetmesine izin vermemektir. 



Belki de gerçek adalet, o mahkeme koridorlarının sonunda değil; o koridorların tüm kirine rağmen insanın kendi ruhsal özgürlüğünü, onurunu ve yaratıcılığını dimdik ayakta tutabilmesindedir. Kırmızı rengin o keskinliği geçmese de, o rengi bir sanat eserinin fırça darbesine dönüştürebilmek, o kızgın sacın üzerinde yapılabilecek en asil danstır.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahtapotun Yalnızlığı ve Kolektif Bilgelik: Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmak

VERESİYE SATAN PEŞİN SATAN..

🪲 Bok Böceği: Microcosmos’un Sisifos’u