Şah ve Mat...

 


Ortada bir satranç tahtası var. Bu satranç tahtasında oyun kazanmadan hiçbir hak alınamıyor. 

Başlangıçta her şey güzeldi. Kendisine "Lider" diyen kişi, öyle güzel reklamını yaptı, herkese öyle hediyeler dağıttı, öyle vaatlerde bulundu ki, herkesin bu oyunda kazançlı çıkacağına inandırıldı. Şüpheyle yaklaşanlar azınlıktaydı. Etrafına topladığı kadroyla aslında satranç değil tavla oynamış, en az yüzde ellinin kazanmasını sağlamıştı. Kaybedenlere de boş göndermiyor, ufak da olsa teselli ikramiyesi veriyordu. Tavla basitti; kurallara uyuyorsan, zar hileli değilse kazanma ihtimalin yüksekti. Çoğunluk ona inandı, onu lider yaptı.

Ama kazandıktan sonra tavla bir daha görünmedi. Ortada yalnızca bir satranç tahtası vardı. Kuralları öğrensen de kazanmak kolay değildi. Ama kaybedenlere verilen ikramiye sürüyordu. Lider, yenilmezdi. Halktan beklediği sadakatti, aldığı da buydu. Karşılık olarak sosyal yardımlar, temel gıda yardımları, düşük vergiler, nispeten yüksek ücretler, çiftçiye ve esnafa destekler veriyordu. Halk bu cömertliği ödüllendirdi, onu yeniden seçti. O artık emeklinin, yoksulun, çiftçinin, yetimin, yaşlının, sakatın babasıydı.

Satrançta onu yenmek mümkün değildi. Ama zaten kimse onu yenmek istemiyordu ki. O, halk adına düşmanlarla savaşıyordu. Halkın düşmanı kimse, onun da düşmanı oydu. Elitler, monşerler, Cihangir entelleri, halkı küçümseyen "beyazlar"... Halk, lideri sayesinde kendini yenilmez hissediyordu.

Lider sadece içeride değil dışarıdaki düşmanlara da meydan okuyordu. Gariban ulusların yanındaydı, güçlü elit devletlerin karşısında. 

Satranç dehası değildi aslında. Gücünü çevresindeki kadrodan alıyordu. Danışmanlar, toplum mühendisleri, propaganda uzmanları, medya kontrolörleri, hipnozcular, yalan üreticileri, komplocular... Bu devasa yapı, yalnızca kazanmak için güdülenmiş bir zekayla çalışıyordu.

Karşısındaki bireyler, ne kadar zeki olurlarsa olsunlar, oyunu kaybetmeye mahkumdular. Çünkü bu sistem onları tek tek şeytanlaştırdı, işlerinden attı, hapislere koydu, sürgüne gönderdi. Kimi, kim vurduya gitti. Ve halk, tüm bunları kendi zaferi gibi alkışladı. Çünkü liderleri yenilmezdi.

Ancak zamanla hoşnutsuzlar arttı. Tahtanın bir tarafında lider ve kadrosu, diğer tarafında mağdur edilenler vardı. Sayıları çoğalsa da birleşmeleri zordu. Birleştiklerinde bile ayrıştırılmaları kolaydı. Çünkü liderin propaganda aygıtı işliyordu: Onlar vatan haini, din düşmanı, mezhepçi, etnik bölücülerdi. Halk, lideri seçmeye devam etti.

Karşı tarafın zaafı,  kuralsız oyunu, kurallara uyarak oynamak zorunda olmalarıydı. Liderin tarafı ise her türlü hileyi yapabiliyordu. Çünkü "dar ül-harpte hile mubahtı." Ancak terslikler artıyordu. Lider borç bulamıyor, yüksek faizler isteniyor, hırsızlık ve yolsuzluk ayyuka çıkıyordu. Kadro kazanırken halk kaybetmeye başlamıştı. Ama bu yozlaşma da liderin işine geliyordu. Çünkü yolsuzluğa bulaşanlar onunla suç ortağıydı ve onu desteklemek zorundaydılar.

Lider için hayatta kalmak, yani iktidarda kalmak her şeyin önüne geçmişti artık. Sadakatli kullarla çevrildi. Ama kimseye güvenemiyor, zehirleneceğinden şüpheleniyor, geceleri uyuyamıyordu. Sarayına kapanmıştı, yüzlerce muhafızla çevriliydi. Dillere destan, şaşaalı bir hayat sürüyordu ama huzuru yoktu. Düşmanlarını tamamen yok etmeden huzura kavuşamayacaktı.

Fakat satranç tahtasının öbür tarafı kalabalıklaşmıştı. Ne kadar bölse de, artık insanlar ortak hamleler yapmak için yollar buluyordu. Korku işe yaramaz hale gelmişti. Birlik duygusu artıyor, meydanlar yavaş yavaş doluyordu.

Ve sonra...

Tek yol kalmıştı: Masayı dağıtmak. Oyunun kurallarını kaldırmak, satranç tahtasını kırmak, taşları paramparça etmek. Ama bu onu yalnız bırakacaktı. Çünkü taşların her biri kendi kadrosunu  temsil ediyordu. Tek şah kalırsa oyun nasıl devam ederdi?



Karşı taraf "şah" çekmeye başlamıştı. Öyle sıkışmıştı ki, kadrolar ne kadar kafa kafaya verseler de çıkış yolu bulamıyorlardı. Beklemeyi seçti. Nasıl olsa bekleme süresi belirli değildi. Belki karşı taraf beklemekten sıkılır, oyunu bırakırdı.

Ama olmadı. "Şah!" diye bağıranların sayısı her geçen gün arttı. Gürültü dayanılmaz hale geldi.

Belki de bir kâbustu bu. Sabah uyanınca yine sadece kendi sesinin duyulduğu o huzurlu sessizlik geri gelecekti. Ama çığlık her yere yayılmıştı. Ülkenin meydanları, sokakları, caddeleri tek bir sesle yankılanıyordu:

"Şah! Şah! Şah!"

Bir kadının sesi yükseldi kalabalığın içinden. "Yeter artık! Biz kul değiliz, biz insanız!" Arkasından bir delikanlı bağırdı: "Oyununuz batsın, hayatlarımızı geri verin!" Sıradan bir baba çocuğunu omzuna almıştı, elleriyle kalabalığı selamladı: "Bu oyunun kurbanı olmak istemiyoruz."

Şehir şehir yayıldı bu ses. Kimi yerlerde çocuklar ellerinde rengarenk kartonlarla taşların yerine geçtiler. "Ben vezirim" yazdı birinin elinde, "Ben filim ama taraf değiştirdim" yazdı diğerinde. Yaşlılar parkta oturup sessizce satranç oynuyor, her vezir kaybında alkış tutuyorlardı. Gençler duvarlara yazıyordu: "Mat olmadan konuşulmaz!"

Lider çıkıp bağırsa, "Ben şah mah değilim, liderim!" dese işe yarar mıydı? Yoksa gerçekten kendini şah mı sanmaya başlamıştı? Belki de en iyisi şahlığını ilan etmekti. Ama o zaman bu kalabalığa biber gazı değil, kurşun, hatta bomba kullanmak gerekecekti. Bunu polis yapmazdı. Ancak ordu yapabilirdi.

Ordu deyince tüyleri diken diken oldu. Orduya güveni yoktu. Meydana çıkarlarsa geri dönmeyeceklerini biliyordu. Halkı yatıştırmak için kendi cesedini bile onlara sunabilirlerdi.

Ne yapacaktı? Hangi hamleyi seçerse seçsin birkaç adım sonrası mat görünüyordu.

Fakat halk ilk kez korkmuyordu. İlk kez elini taşın altına koymuştu. İlk kez bir ses, başka bir sesi bastırmıyor, ortak bir çığlığa karışıyordu.

Tahtanın diğer tarafı artık sadece dolu değil, kararlıydı.

Devam edecek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

VERESİYE SATAN PEŞİN SATAN..

KÜRESELLEŞME VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

Oğlumun arkadaşı ile oyuncak kavgası!...