Durun bakalım bir tahmin edeyim bu 1980’li yılların ortalarına kadar hemen her esnafın ikonu haline gelen “veresiye satan-peşin satan” resminin kaç yıllık olduğunu..Tahminime göre bunu yapan bir türk ressamı da değil.19. yüzyıl Avrupasında hiçbir sanatsal kaygı güdülmeksizin,tümüyle pratik bir amaç için,yani veresiyeci müşterilerle vakit kaybetmek istemeyen esnaf ve tüccarların ticarethanelerine asılmak amacıyla yapılmış.Bu nedenle resmin her iki sahnesi de verilen mesajı en kolay anlaşılır ve en etkili şekilde tasarlanmış…yoksul esnaf zayıf,çelimsiz,yırtık dökük yamalı elbisesi ile,mutsuz bir yüz ve endişeli ruh halini dışavuran elini başına götürmüş bir jestle betimlenmiş.Buna karşın peşin verense mutlu ve işleri tıkırında görünsün diye rahat bir şekilde koltuğa oturtulmuş,dirseğini masaya dayaması ve vücut ağırlığını masaya vermiş olması,endişeden uzak,rahat bir ruh halinin ifadesi.Yakasındaki gül,o zamanlardan kalma bir moda mıydı yoksa çapkınlık çağrışımı mı yapıyor?Aklıma Marl...
Hayatta Kalma Eşiği İnsanlık, tarihinde ilk kez tanrılar, krallar veya ideolojiler tarafından çizilmeyen bir eşikte duruyor. Bu yeni eşiği, bizzat kendi üretim gücümüz, kendi hızımız ve kendi zekâmız belirliyor. Yüzyıllardır adına "ilerleme" dediğimiz yolun sonuna geldik; artık karşımızdaki, bir ilerleme değil, bir "hayatta kalma eşiği"dir. Bu eşik, bizi yalnızca ne yapabileceğimizle değil, kim olduğumuzla ve daha da önemlisi, birlikte nasıl var olacağımızla yüzleşmeye zorluyor. Bu varoluşsal gerilimin merkezinde, zekâsı ve uyum yeteneğiyle çağımıza ilham veren, ancak yalnızlığıyla da en büyük tehlikemizi fısıldayan bir canlı duruyor: ahtapot . Ahtapot Zekâsı: Uyumun ve Yalnızlığın Metaforu Çağımızın temel çelişkisini, yani bireysel olarak ulaştığımız olağanüstü yetenekler ile kolektif olarak içinde bulunduğumuz derin çıkmazı anlamak için ahtapot metaforu güçlü bir analitik araç sunar. Ahtapot, zekânın salt hesaplama gücü olmadığını, aynı zamanda çevreyle bütünle...
Microcosmos belgeselini izleyenler hatırlar: devasa bir sinematografik yakın planın içinde küçücük böcekler, devlerin dünyasında yaşıyormuş gibi görünür. Ama asıl devlik, onların sabrında ve amansız çabalarında saklıdır. İşte o böceklerden biri, mütevazı kahraman: bok böceği . Bok böceği, isminin çağrıştırdığı gibi, dışarıdan bakıldığında iğrenç bir uğraşın içinde görünür: hayvan dışkılarından yaptığı yuvarlak bir topu yuvarlar, sürükler, taşır. O siyah, bilyemsi nesne bizim gözümüzde pisliktir, değersizdir. Ama onun için yaşamın kendisidir; besin, yuva, gelecek kuşakların emanetidir. Belgeselde o küçük yaratığı izlerken, insan ister istemez kendi hayatının minyatür bir alegorisini görür. Sisifos’un Görevi Bok böceği topunu yuvarlar, yuvarlar, tam düzlüğe çıkacakken bir dalın dikenine takılır. Zorluk, sadece doğadan gelen engeller değildir; kaderin kendisi sanki böceğe oyun oynamaktadır. Dikenli budaktan topu kurtarmak için güç harcar, kanat çırpar, yere tutunur, tekrar dener. Sonund...
Yorumlar