Zamanın Şantiyesi ve Ruhu
Zamanı, saatin kadranına tıkılan pirinç dişlilerden ibaret sanırız. Oysa takvimler, zamanın cesedini ölçer ancak. Dün, toprağa verilip üzeri örtülmüş bir ölü değildir; yarın ise sisler arkasından üzerimize doğru yürüyen çehresiz bir hayalet... Gelecek, kendiliğinden kapımızı çalan edilgen bir vaktin adı değil; bugünün tozlu, gürültülü şantiyesinde avuçlarımızla yükselttiğimiz mimarî bir inşadır. Ve hiçbir gökdelen, harcı aralıksız karılan canlı bir temel olmaksızın uzayamaz göğe.
Bugün dediğimiz o daracık eşik; geçmişin tortusuyla geleceğin çekim gücünün öylece el sıkıştığı pürüzsüz bir düzlük değildir. Bugün, her mikro salisede bu iki devasa nehrin göğüs göğüse geldiği, kayaların ufalandığı, köpüren bir çarpışma yatağıdır.
[ GEÇMİŞ ] ───(Süre / Kartopu)───►
│
💥 [ BUGÜN ] ───► [ GELECEK ]
(Çarpışma / İnşa) (Mimari Tasarı)
│
[ GELECEK ] ───(Çekim Gücü)───────────┘
Gözenekli Mazi ve Süre
Geçmişi mermerden bir büst gibi donmuş, soğuk ve dokunulmaz sanmak ne büyük gaflet. Henri Bergson’un kulağımıza fısıldadığı o "Süre" (Durée), yamaçtan aşağı yuvarlanan bir kar topudur: Geçmiş, arkamızda kalıp buharlaşmaz; aksine yuvarlandıkça bugünün içine akar, anın etini ve kemiğini oluşturur.
Geçmiş yaşanıp bitmiş bir taşlaşma değildir; bugün aldığımız tek bir nefesle, attığımız tek bir cesur adımla damarlarındaki kan yeniden tutuşturulur. Nietzsche’nin Amor Fati belagatiyle haykırdığı o mucize burada gerçekleşir: Bugünün bilgeliği, geçmişin katı "Böyle oldu" duvarına balyozla vurup, "Fakat ben böyle olmasını istedim!" diyerek o harcı yeniden karmaktır. Geçmişin paslı kilidi, bugünün mimarının parmak iziyle açılır.
Yalnız Seferler ve İğne Deliğinden Geçen Gelecek
Geçmişe yolculuk mümkündür elbet; lakin bu, rüzgârı bile dışarıda bırakan yalnız bir seferdir. Oraya varlığınızdan başka hiç kimseyi, hiçbir tanığı götüremezsiniz. Geçmişin dehlizlerinde yürüdüğünüzde ulaştığınız yer objektif bir tarih sahnesi değil; kendi kederinizden, kendi neşenizden süzülmüş zifiri bir anlam hazinesidir.
Geçmişteki bir düğümü ziyaret etmek, zamanın ulu gövdesinde taze bir dal filizlendirmektir. Sartre’ın dediği gibi; insanı sırtındaki yükler değil, geleceğe doğru gerdiği "Projesi" fırlatır ileriye. Siz geçmişin kilitli odasına yeni bir geleceğin ışığıyla girdiğinizde, o kökteki anıyı zehir olmaktan çıkarır, özsuyu yaparsınız.
Ve işte o an, Walter Benjamin’in düşlediği o kıvılcım çakar: Geçmişle bugünün dipteki o amansız çarpışması, yalnız sizin ruhunuzu değil; masanızdaki bardağı, sokağınızdaki ağacı, yanınızdaki insanın gözlerindeki hareleri dahi bu yeni frekansın hizasına çeker. Siz değiştiğinizde, evren sizin geçmişinize verdiğiniz yeni cevabın ritmiyle yankılanır.
Çekiç Zihinde, Taşlar Avuçta
Bizler zamanın nehrinde sürüklenen çaresiz kütükler değiliz. Geleceğin, bugünün kılcal damarlarından sızan kararlarla biçimlendiğini kavradığımızda; o felç edici gelecek kaygısı yerini yaratmanın, kurmanın, yontmanın o iştahlı neşesine bırakır.
Gelecek henüz doğmamıştır ama arzusuyla şu an içimizde kımıldar. Geçmiş ölmemiştir, bugünün neşteri altında yeniden şekil alır. Zamanın kurbanı olmayı bıraktığımız o ilk an, kendi varoluşumuzun gözü pek ustası oluruz.
Çekiç zihinde, taşlar avuçta... Zaman ise tam da şu an, parmaklarımızın arasından süzülürken biçimlenmeyi bekliyor.


Yorumlar