Sessizliğin Maliyeti, Mülkiyetin Sınırları ve Sokağın Uzun Belleği
Modern kentin sokakları iki karşıt kuvvetin kesişim noktasında şekillenir: Bir yanda hayatı her sabah yeniden kuran, emeğini kiralayan, barınacak bir çatı ve geleceğini kuracağı bir sınıf arayanların çıplak varlığı; diğer yanda ise bu varlığı bir bilançoya, tahvil getirisine veya istikrar grafiğine indirgemek isteyen mülkiyet ve sermaye mantığı. 2026 yılının sonbaharında Avrupa kıtasının batı ucundan doğu Akdeniz havzasına kadar uzanan coğrafyaya bakıldığında, krizin adı yer yer değişse de meselenin özü değişmemektedir. Fransa’da banliyö liselerinden başlayıp ulusal bulvarlara taşan öfke; İspanya’da fonların eline geçen kiralık konutların kapısına dayanan tahliye memurlarına karşı yükselen barikatlar; Almanya’da yükselen aşırı sağın gölgesinde sosyal devletin geri çekilişine verilen dağınık ama tedirgin tepkiler; ve nihayet Türkiye’de, aynı yakıcı çelişkilerin yaşandığı fakat sokak kapısının demir sürgülerle kapatıldığı bir mutlak sessizlik rejimi...
Bu manzara, çağdaş kapitalizmin en derin yarılmasını açığa vuruyor: Toplumsal yeniden üretimin en temel unsurları olan barınma, eğitim ve asgari geçim şartları, finansallaşmış neoliberalizmin mülkiyet dogmalarıyla artık uzlaşamıyor. Sokakların eylemlerle sarsılması ya da polis kordonlarıyla sessizliğe gömülmesi, aynı yapısal krizin iki farklı rejim altındaki görünümünden ibarettir.
1. Paris’ten Madrid’e: Neoliberal Zırh ve Tıkanan Pazarlık Masası
Fransa’da 2026 sonbaharında Créteil’den başlayarak yüzlerce liseyi saran boykot dalgası, klasik bir "öğrenci isyanı" nostaljisiyle açıklanamaz. Sorun ne tek başına Parcoursup algoritmasının adaletsizliği ne de okul binalarının dökülen sıvalarıdır. Mesele, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kamusal mutabakatla inşa edilen cumhuriyetçi eğitim vadedinin, borç servisi ve mali disiplin sopasıyla fiilen tasfiye edilmesidir. Fransa bütçesinde borç faizi ödemelerinin eğitim harcamalarını yakalamaya başladığı bir konjonktürde, devlet okulu bir sınıf atlama mekanizması olmaktan çıkıp banliyö gençliği için bir "bekleme odasına" dönüşmüştür.
Ne var ki Fransa’da yüzbinlerin bulvarlara çıkması, barikatların kurulması ve 6 Ekim genel eylem gününde hayatın durma noktasına gelmesi, iktidar blokunda hemen bir geri çekilme üretmez. Burada neoliberal devletin kurumsal zırhı devreye girer. Beşinci Cumhuriyet’in 1958 anayasal mimarisi—özellikle yürütmeye meclis iradesini baypas etme hakkı tanıyan 49. maddenin 3. fıkrası gibi araçlar—sokağın sesini sandık aritmetiğinin ve anayasal manevraların ardında boğmak için tasarlanmıştır. 2023 emeklilik reformunda görülen katılık, bugün eğitim bütçesinde tekrarlanmaktadır: Hükümetler beş maddelik yatıştırma paketleri açıklar, radikal solun kitleleri manipüle ettiğini söyler, sokaktaki çatışmayı LBD mermileri ve kuşatma bombalarıyla kriminalize eder ve bütçe yasalarını geçirir.
Aynı sert kabuk İspanya’da konut krizinde karşımıza çıkar. Madrid’de 87 yaşındaki bir kadının, yetmiş yılı aşkın süredir yaşadığı daireden uluslararası bir yatırım fonunun yüzde 200’ü aşan kira artış talebiyle kapı önüne konulması münferit bir trajedi değildir; kentin küresel bir finansal varlığa (asset class) dönüştürülmesinin doğrudan sonucudur. İspanya’da her yıl gerçekleşen on binlerce tahliye ve son on yılda ikiye katlanan kiralar, ortalama bir maaşın yüzde 60-70’ini yutmaktadır. Pedro Sánchez hükümetinin çıkardığı kırılgan koruma kararnamelerinin mecliste düşmesi, piyasa rasyonalitesinin parlamenter siyasete koyduğu ipoteği gösterir. 3 Ekim’de Puerta del Sol’da kurulan çadırlar ve 50 kentte yankılanan "Barınma haktır, meta değil" sloganı, doğrudan doğruya mülkiyet hakkının dokunulmazlığına toslamaktadır.
Peki, sokak böylesine devasa bir kurumsal ve finansal duvarla karşılaştığında yenilmiş mi sayılır? Neoliberalizmin en büyük başarısı, eylemleri anlık bir "girdi-çıktı" mekanizmasına hapsetmiş gibi görünmesidir: "Yürüdünüz, gaz yediniz ama yasa geçti; demek ki kaybettiniz." Oysa toplumsal hareketlerin tarihi, bu doğrusal faydacılığı her defasında yalanlar.
2. Eylemlerin Uzun Dalga Boyu: Birikimli Etki ve Kültürel Tortu
Sokağın sonuç üretme kapasitesi, anlık bir yasa metnini geri çektirmekle sınırlı değildir. Eylemlerin asıl dönüştürücü gücü, zaman içinde biriken kurumsal aşınma, söylemsel hegemonya ve kolektif hafıza tortusunda yatar.
1968 Mayıs’ını hatırlayalım: Charles de Gaulle birkaç hafta içinde seçimleri ezici bir çoğunlukla kazandı; işçiler fabrikalara, öğrenciler amfilere döndü; sağ düzen sandık yoluyla tahkim edildi. Görünürde sokak kaybetmişti. Ancak sonraki yirmi yıl içinde Fransa’da ve Avrupa’da çalışma ilişkileri, kadın hakları, üniversite özerkliği, aile hukuku ve hiyerarşi algısı kökten değişti. 1968, siyasal iktidarı o gün deviremedi ama o iktidarın üzerinde yükseldiği kültürel meşruiyet zeminini geri dönülmez biçimde parçaladı.
Bugün Fransa’da banliyö liselerinde veya İspanya’nın mahalle meclislerinde yaşanan süreç de bu birikimli etkinin parçasıdır:
- Piyasa Tahayyülünün Bozulması: On yıl önce "piyasa koşulları", "arz-talep dengesi" denilerek normalleştirilen kira artışları, bugün İspanya’da artık tartışmasız bir "sosyal cinayet" olarak adlandırılmaktadır. Sokak, mülkiyetin sınır tanımazlığını görünür kılarak neoliberal dogmanın ahlaki meşruiyetini çürütür.
- Kolektif Öğrenme ve Özsavunma Ağları: İspanya’daki PAH (Platform of People Affected by Mortgages) ve mahalle dayanışma ağları, bürokratik mekanizmaların çözemediği tahliyeleri fiziksel gövdeleriyle durdururken yeni bir yurttaşlık bilinci üretir. Bu deneyim, bireysel bir tüketici olarak yalnızlaştırılan bireyi, kolektif bir özneye dönüştürür.
- Müstakbel Siyasetin Sözlüğünü Dayatmak: Bugün sokakta dile getirilen "kira tavanı", "eğitimde taban bütçe", "kamusal kadro güvencesi" gibi talepler o günün hükümetince reddedilse dahi, bir sonraki seçim döneminde hiçbir siyasi partinin görmezden gelemeyeceği birer asgari eşik haline gelir.
Kazanım, düz bir çizgi halinde gerçekleşmez. Sokak bir su sızıntısı gibidir; iktidarın en sert göründüğü beton blokların mikro çatlaklarına yerleşir, donar, genişler ve zamanı geldiğinde o yapıyı içten içe gevşetir. Ancak bu döngünün işleyebilmesi için sokağın açık, nefes borularının işler durumda olması gerekir.
İşte tam bu noktada, Türkiye modelinin karanlık aynasına bakmak zorundayız.
3. Türkiye’de Sessizliğin İnşası: Tıkanan Potansiyel ve Kapatılan Sokak
Avrupa sokaklarındaki öfkenin en az iki-üç katı bir hayat pahalılığı, barınma krizi ve sınıfsal çöküş Türkiye’de yaşanmaktadır. Metropollerde asgari ücretin çok üzerine fırlayan ev kiraları, barınma krizini bir hayatta kalma savaşına dönüştürmüştür; üniversite öğrencileri cemaat yurtlarına veya fahiş özel yurtlara mahkûmdur; kamu okullarında bir öğün ücretsiz yemek talebi bütçe yetersizliği gerekçesiyle reddedilirken liyakatsizlik ve güvencesizlik genç kuşakların geleceğini rehin almıştır.
Buna rağmen Türkiye’de neden Paris’teki gibi bir lise boykotu, Madrid’deki gibi kitlesel bir konut yürüyüşü görülmez?
Bu tablonun ardında kültürel bir kadercilik veya toplumsal bir "uysallık" aramak, sosyolojik cehalettir. Türkiye’deki eylemsizlik, iktidarın kurumsal, hukuki ve fiziksel şiddet aygıtlarıyla sokağın sesini ve toplumun nefesini sistematik olarak kesmesinin doğrudan sonucudur.
+--------------------------------------------------------------------------------+ | SOKAĞIN VE DİRENCİN İKİ MODELİ | +--------------------------------------------------------------------------------+ | FRANSA / İSPANYA MODELİ TÜRKİYE MODELİ | | | | * Teşmil Mekanizması: Sendikasız işçiye * Çifte Baraj Sistemi: Yetkiyi | | uzanan toplu sözleşme alanı. parçalayan kurumsal kilit. | | | | * Sokak: Bir "müzakere ve veto kaldıracı" * Sokak: Baştan "güvenlik tehdidi"| | olarak anayasal/fiili kullanımda. ve ceza hukuku konusu. | | | | * Müdahale Eşiği: Kortej yürür; şiddet * Müdahale Eşiği: Kortej daha | | çatışma anında (LBD, gaz) devreye girer. kurulmadan idari yasak ve gözaltı.| | | | * Siyasal Bedel: Sandığa ve kamuoyu * Siyasal Bedel: İşten atılma, | | tartışmasına tercüme edilen talep. terör yaftası, kriminalizasyon.| +--------------------------------------------------------------------------------+
Türkiye’de ekonomik gelişme potansiyeli, üretken sanayiden ziyade inşaat, rant, ucuz emek ve sıcak para girişine dayalı bir modelle tüketilmiştir. Bu tıkanma noktasında statükoyu korumanın tek yolu kalmıştır: Bölüşüm şokuna uğrayan geniş kitlelerin itiraz kanallarını tamamen felç etmek.
Bu felç hali üç ana eksende tahkim edilir:
İdari ve Yargısal Önleme
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, anayasal bir hakkı düzenlemekten ziyade onu valilik ve kaymakamlık izinlerine bağlayarak fiilen ilga eden bir mekanizmaya dönüştürülmüştür. "Kamu düzeni", "milli güvenlik" veya "açık tehlike" gibi soyut gerekçelerle meydanlar (örneğin Taksim) yurttaşlara kapatılır. Anayasa Mahkemesi veya AİHM’in verdiği hak ihlali kararları yerel idareler ve emniyet birimleri tarafından sistematik biçimde kadük bırakılır. Eylem daha başlamadan, çağrıyı yapanlar şafak operasyonlarıyla gözaltına alınır.
Eşiğin Başa Çekilmesi ve Fiziksel Boğma
Fransa’da polis şiddeti, yürüyüşün ilerleyen saatlerinde veya radikal gruplarla çatışmalarda kendini gösterir; yani eylemin kamusal alanda var olma hakkı baştan reddedilmez. Türkiye’de ise eşik en baştadır: On kişinin bir basın açıklaması yapmak için yan yana gelmesi dahi kalkanlar, TOMA’lar ve biber gazıyla sarılır. Kortej oluşturulamaz, pankart açtırılmaz, ses megafonda boğulur. Amaç, itirazın kamusal görünürlük kazanmasını ve diğer ezilen sınıflarla duygusal veya örgütsel bir temas kurmasını engellemektir.
Sendikal Felç ve Sınıfsal Şantaj
Türkiye’de kağıt üzerindeki sendikalaşma oranları (%13-14 bandı) yanıltıcıdır. Bu oran ezici çoğunlukla iktidar güdümlü kamu sendikalarında toplanmıştır. Özel sektörde sendikalaşmak; kodlarla işten atılma, patron baskısı ve yetki davalarının yıllarca sürmesi demektir. Fransa’daki gibi sendikal sözleşmenin sendikasız işyerine yayılması (teşmil) mekanizması bulunmadığından, işçi sınıfı en temel ekonomik talebi için bile genel grev kapasitesinden yoksundur.
Böylece, ekonomik rant düzeni sarsılmasın diye toplumun üzerine ağır bir güvenlik battaniyesi serilir. Ses çıkmamaktadır; fakat bu sessizlik bir rıza değil, boğulma halidir.
4. Mülkiyet Düzeni ile Yaşam Arasındaki Uçurum: Toplumların Açmazı
Fransa’dan Şili’ye, İspanya’dan Türkiye’ye kadar uzanan hattın en temel düğüm noktası şudur: Toplumların hayatta kalma talepleri ile kutsallaştırılmış mülkiyet hukuku arasındaki makas tarihte hiç olmadığı kadar açılmıştır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm, sosyal refah devleti uzlaşısı sayesinde mülkiyet hakkını toplumsal fayda ile belirli ölçülerde dengeleyebilmişti. "Sosyal konut", "ücretsiz nitelikli kamusal eğitim", "sağlık hakkı" ve "güvenceli emeklilik", mülkiyet rejiminin bekası için ödenen meşruiyet diyetleriydi. Neoliberalizm, son kırk yılda bu diyeti ödemeyi reddetti. Eğitimi bir müşteri-hizmet ilişkisine, konutu ise küresel sermayenin spekülasyon aracına dönüştürdü.
Bu durum toplumları içinden çıkılması güç üç büyük ikilemle baş başa bırakmaktadır:
Birinci İkilem: Anayasal Hak vs. Finansal Sözleşme
Modern anayasalar yurttaşlarına onurlu bir yaşam, barınma hakkı ve parasız temel eğitim vadeder. Ancak aynı devletlerin ticaret ve borçlar hukuku, uluslararası fonların tahliye hakkını ve kâr maksimizasyonunu anayasal hakların fersah fersah üzerinde tutar. 87 yaşındaki Madridli kadının sokağa atılması yasaldır ama meşru değildir. Hukuk ile adalet arasındaki bu kopuş, kitlelerin anayasal kurumlara ve genel olarak "demokrasi" fikrine olan inancını dinamitlemektedir.
İkinci İkilem: Bireysel İflas vs. Radikal İsyan
Sokağın kapatıldığı ya da taleplerin duyulmadığı rejimlerde yurttaş, sistemik bir krizin faturasını kendi kişisel başarısızlığı olarak yaşamaya zorlanır: "Daha çok çalışmalıydın, daha iyi bir üniversite kazanmalıydın, kirayı ödeyemiyorsan kentin 40 kilometre dışına taşınmalıydın." Bu atomizasyon, derin bir psikolojik çöküntü, gençlikte gelecek inancının yitimi, antidepresan kullanımında patlama ve intihar vakalarında artış üretir. Toplum ya bu içe dönük çürümeyi kabullenecek ya da mülkiyet ilişkilerini doğrudan hedef alan radikal bir karşı-çıkış hattı örecektir.
Üçüncü İkilem: Demokratik Aşınma ve Otoriter Popülist Tuzak
Geleneksel merkez partilerin neoliberal bütçe kısıtlarına teslim olduğu, sokakların ise taleplerini kurumsal siyasete tercüme edemediği her boşluk, aşırı sağ ve otoriter hareketler tarafından doldurulmaktadır. Almanya’da AfD’nin taban bulması, Fransa’da Le Pen çizgisinin banliyölerdeki öfkeyi göçmen düşmanlığına kanalize etme çabası bundandır. İktisadi adalet talebi sokağın ve solun örgütlü kanallarından akamadığında, etnik ve kültürel hınç diline tercüme edilmektedir.
Sonuç: Ertelenmiş Öfkenin Dip Akıntısı
Avrupa’nın meydanlarında barikat kuran liseliler ve çadır açan kiracılar, sonuç almakta zorlansalar dahi tarihin akışına şerh düşmektedirler. Onların varlığı, hayatın finansal algoritmalardan ibaret olmadığını hatırlatan canlı bir itirazdır. Verilen her mücadele, ertelenen her tahliye, kamuoyu önünde teşhir edilen her adaletsiz bütçe maddesi, neoliberal mantığın aşılmaz sanılan surlarında gedikler açmaktadır.
Türkiye gibi sokağın sesinin polis barikatlarıyla, yargı sopasıyla ve medya ablukasıyla kesildiği ülkelerde ise statüko, toplumu dondurarak zaman kazanmaktadır. Ancak bu, krizin çözüldüğü anlamına gelmez; aksine, enerjinin fay hattında birikmesi gibi, toplumsal basıncın içeride kontrolsüzce büyümesi demektir. Barınamayan bir üniversite öğrencisinin çaresizliği, çocuğunun beslenme çantasına bir dilim ekmek koyamayan annenin sessizliği, emekli maaşıyla kirasını denkleştiremeyen bir yurttaşın içe kapanışı kaybolup gitmez. Bu sessizlik, kamusal bir müzakere kanalına kavuşamadığı sürece rejimin altındaki zemini usul usul oyan tektonik bir basınca dönüşür.
Sokağın sesi kesilebilir, kortejler dağıtılabilir, gaz fişekleriyle caddeler boşaltılabilir; fakat mülkiyet düzeni yaşamın asgari şartlarını yok etmeye devam ettikçe, o sokak her çatlakta yeniden kurulacaktır. Çünkü barınmak, öğrenmek ve insanca yaşamak ertelenebilir lüksler değil; ertelendikçe patlamayı kaçınılmaz kılan biyolojik ve toplumsal zorunluluklardır.



Yorumlar